Türkiye'nin Suriye'de ne işi var?!.

Tahsin BULUT 04 Mart 2020 Çarşamba, 06:52

'Türkiye'nin Suriye'de ne işi var' biçimindeki soru, tam doğru bir soru değildir.

İktidarın Suriye politikasında baştan beri büyük hatalar yaptığını biliyoruz, bunu sık sık yazıyoruz ve söylüyoruz. Bu nedenle, hem İhvancı/Siyasal İslamcı hesaplar, hem diplomasi hataları, hem de halen kullanılan nobran dil yüzünden, siyasal iradenin tutumuna bugün de güvenmiyoruz.

Ancak, ortada Arap Baharı aldatmacası ile tetiklenmiş, işleyen bir Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) var. 

Bir yandan yönetimin hatalarını, diğer taraftan küresel emperyalizmin oyunlarını görmek için dış politika uzmanı olmak gerekmiyor. Tarih ve siyaset bilimi üzerine sağlıklı okumalar yapmak, ideolojik önyargılardan arınmak, yandaş psikolojisinin dışına çıkmak ve sahadaki tecrübeyi dikkatli gözlemlemek, olup bitenleri anlama ve doğru değerlendirmeler yapabilme noktasında yeterli argümanlardır diye düşünüyorum.

Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)

Bu projenin amacı Ortadoğu'da uydu devletçikler yaratarak, aşama aşama Nil'den Fırat'a kadar bir Büyük İsrail Devleti kurmaktır. BOP'un pişirildiği emperyalist tezgahlarda kotarılan esas meselenin bu olduğunu hepimiz biliyoruz.

Öte yandan Yahudi fanatizmi ya da Siyonizm, içine doldurulmuş dinsel dogmalarla oluşturulmuş, en ırkçı en şöven toplumsal hastalıklardan biridir. M.Ö. 1300'lerde başlayan 'Vadedilmiş Topraklar' yalanı ve ütopyası, pek çok Yahudi'nin kalbinde iflah olmaz bir hastalık düzeyinde atmaya devam ediyor. Bilim, sanat, kültür, medya, edebiyat, spor ve iş dünyası gibi bir çok alanda büyük başarılar elde etmiş, büyük öncüler yetiştirmiş Yahudi toplumu maalesef büyük ekseriyeti ile bütün bu başarılarını, bu hastalıklı ideoloji için kullanıyor.

Özellikle ABD üzerindeki siyasal etkileri, mevcut İsrail'i ABD'nin adeta Ortadoğu'daki bir eyaleti konumuna taşımıştır. 

BOP'un veya Arap Baharı'nın en öncelikli işlerinden biri Mısır'da egemen olmaktı, bunu başardılar. Libya'da da duruma hakim olmak için mücadele veriyorlar.

Bu iki ülkeden sonraki en önemli mesele Suriye'yi destabilize etmekti. Zira Suriye Arap devletleri içerisinde, İsrail'in başını en çok ağrıtan, İsrail'le en çok çatışan ve Filistin davasına en çok destek veren ülke konumundaydı.

Projenin kaynağı şüphesiz ABD emperyalizmidir. Ancak Rusya da devre dışı kalmamak için bütün politik ve silahlı gücü ile sahadadır. Hatta zaman zaman İsrail'le de el altından ya da açıkça görüşmeler yapmaktadır.

Türkiye ne yapmalıydı?

Türkiye'nin bu duruma seyirci kalmasını beklemek elbette safdillik olurdu. Ne var ki Arap Baharı diye adlandırılan aldatmacanın başında Türk Politika yapıcıları Siyasal İslam perspektifinden ve Arapçı ve İhvancı psikolojiden kurtulamadıkları için, yanlış üstüne yanlış yaptılar.

Oysa BOP'un yani küresel emperyalizmin yeni bir oyunu ile karşı karşıya olduğumuzu ve bölgede tek belirleyici olamayacağımızı baştan görebilme kabiliyetine sahip olsaydık, bugün geldiğimiz noktada daha kazançlı çıkabilirdik.

Geç kalmış olmakla birlikte benim görebildiğim kadarı ile Türkiye bugün, siyasi iradeyi de yönlendiren bir devlet aklı ile devrededir. Ancak askeri darbeler, 1980 öncesi sağ-sol çatışmaları ve Kürt sorununda geçmişte yapılan büyük hataları düşününce, açıkçası devlet aklına da çok güvenemiyoruz.

O bakımdan yönetimin, politika belirleyicilerin ve süreçte dahli olanların, muhalif bakışlara, eleştirilere, itirazlara hele de mecliste iradesine önyargısız biçimde kulak vermeleri gerekir diye düşünüyorum.

Elbette Türkiye'nin hem BOP'un ve PKK'nın tehditleri, hem de göç baskısı nedeni ile, Suriye'ye girerek, kendi güvenliğimiz açısından bir tampon bölge oluşturma girişimi haklı bir müdahaledir. Bildiğim kadarı ile uluslararası hukuka da uygundur.  

Esasen Türkiye bunu göçün başladığı andan itibaren Esat ile diyaloğu kesmeden yapmalıydı. Üstelik, insan öldürme safarisine çıkmış olan bir yığın ite kopuğa ve IŞİD sapıklarına fırsat vermeden, onlarla herhangi bir diyaloğa girmeden, muhalif güçlere ihtiyaç duymadan yapabilirdi bunu. 

Ülke çıkarları neyi gerektiriyorsa o

Bir hekim olarak asla savaştan yana olamam. Savaşı büyük Atatürk'ün 'milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş bir cinayettir' sözünde dediği gibi görürüm. Ancak ülkemizin çıkarları söz konusu olunca elbette ki, ülkemden yana olmak zorundayım.

Bugün gelinen noktada Ordumuzun Suriye'deki varlığı doğrudur. Ancak bu haklılığımızı, saldırgan bir siyasal dille, hamasete ve diplomatik beceriksizliğe kurban etmekten korkuyoruz. Hükümete olan itimatsızlığın nedeni budur.

Türkiye'nin temel tezi, oldubitti ile emperyalistlerin uydusu niteliğinde kurulacak devletçiklere müsaade etmemek ve Suriye'nin toprak bütünlüğünü savunmaya devam etmek olmalıdır. 

Esasen bu tez Suriye'nin ve tabiatı ile Rusya'nın da işine gelecek olan tezdir. 

Türkiye Suriye politikasında ilk düğmeyi yanlış ilikleyince, şimdi geldiğimiz aşamada  bu haklı tezimizi yeterince anlatamıyoruz. Hele de 2012'ye dönerek, rejim değişikliği iddiasını sürdürerek, bu tezimizde hiç inandırıcı olamayız. 

ABD, Rusya, İran, Arabistan gibi güçlerin adeta bir ring alanına dönüşen Suriye toprakları, bir an önce barışa kavuşmalıdır. 

Türkiye savaş sevici görüntüden çıkıp, bu yönde gayret sarf etmelidir.

Zira ülkemizin nihai çıkarı, 'yurtta sulh cihanda sulh' ilkesindedir.