Çözüm sürecinden kayyuma...

Tahsin BULUT 25 Ağustos 2019 Pazar, 17:21

Bazı konular vardır, toplumdaki yaşanmışlıklar, önyargılar, çekilen acılar nedeniyle yazmakta birçok kişinin zorlandığı konulardır. 

Benim için de bu kayyum meselesi biraz öyle. 

Ancak büyük şair Nazım Hikmet'in, 'sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa' sözünden hareketle, doğru bildiklerimizi söylemekten geri durmayacağız. 

Yanlış hatırlamıyorsam Taha Akyol, hükümetin samimiyetine güvenmediği için olacak, Çözüm Süreci'nde akil adam teklifini geri çevirmişti. Ancak sorunun çözümünde yine de yararlı olabilir düşüncesiyle, sürecin doğru ve iyi yönetilmesi için de destek yazıları yazmıştı. 

Ben de o dönemde çözüm sürecini destekleyenlerden biriydim. Zira etnik, kültürel, coğrafi nedenlere ve uluslararası desteğe sahip olan bu yakıcı ve yıkıcı sorunun kalıcı çözümü için, terörün bir biçimde bertaraf edilmesi gerektiği gerçeği ile karşı karşıyaydık.   

Çözüm sürecinin ahlaki yanlışları

Çözüm sürecinin iki büyük ahlaki yanlışı vardı.

Birincisi, sorunu kalıcı çözüme kavuşturmaktan ziyade, başkanlık sistemine giden yolu kolayca aşabilmek ve bu yolla Kürt oylarını maniple edebilmek için, oy devşirme hesaplarına alet edilmesiydi. (Nitekim daha sonra, Selahattin Demirtaş 'seni başkan yaptırmayacağız' deyince, başkanlık sistemine giden yolun Kürt oyları ile açılamayacağı anlaşılıp, bu defa sürece 'yıkım süreci' diyen MHP ile işbirliği yapma yoluna gidildi.)  

İkincisi de, ne pahasına olursa olsun oy devşirme hesabına yönelik tutumu sürdürmek için, PKK'nın şehir yapılanmasına göz yumulmasıydı. 

Birbirini destekleyen bu her iki gayri ahlaki tutumun, hatırlayacağınız üzere 'hendek savaşları' ile faturası ağır oldu. 793 güvenlik görevlisini şehit verdik, 314 sivil vatandaş öldü. 4000'in üzerinde güvenlik görevlisi ve 2000'den fazla sivil vatandaş yaralandı. Şehirler yakıldı yıkıldı ve binlerce insan yerini yurdunu terk edip, başka şehirlere göç etmek zorunda kaldı.

Bu arada, tarihin en aşağılık terör örgütlerinden biri olan PKK'nın, askeri açıdan ağır bir yenilgiye uğratılması elbette isabetli oldu. Sorunun silahlı siyasi mücadelesinin bertaraf edilmesinde bu gelişme önemli ve değerlidir. 

Ne var ki, binlerce PKK'lı teröristin hendeklere doluşmasını önce seyretmek, sonra da onları ağır bedeller ödeyerek etkisiz hale getirmek, bu vesile ile toplumdaki kin ve nefret duygularını artırmak, tam tersine sorunun daha da büyümesine sebep olmuştur.  

Duygusal kopuşu önlemek

Sorunu kalıcı çözmenin esas yolu, bölge halkının devlete olan aidiyet duygusunu güçlendirmekten ve toplumsal düzeyde duygusal kopuşunu önlemekten geçiyor.  

Bugün Türkiye, PKK'ya kaynak aktarmayı yasal yollardan kontrol edebilecek ve engelleyebilecek güce sahiptir. Belediyelerde müfettişler yolu ile bu harcamalar kolayca takip edilebilir, denetlenebilir. Nitekim bölgede devletin kontrolü ve hakimiyeti etkin bir biçimde sağlanmıştır. 

Silahlı üstünlüğü sağladıktan sonra, bölge halkını kazanacak uygulamaları behemehal devreye sokmak gerekirken, ya da en azından bölge halkının duygusal kopuşunu önlemek, aidiyetini güçlendirmek gerekirken, 5393 Sayılı Belediye Kanunu'nun 47. Maddesine dayanarak, haklarında soruşturma veya kovuşturma açılmış olması gerekçesi ile belediye başkanlarını görevden uzaklaştırmak, doğru bir uygulama olmamıştır diye düşünüyorum.

Diğer taraftan bu karar türlü provokasyonları tetikleyebilecek ve terörle mücadeleyi de sıkıntıya sokabilecek bir karardır diye endişe ediyorum.

Ayrıca 5393 Sayılı Belediye Yasasından önce de İçişleri Bakanlığı'nca görevden alma uygulaması vardı. Ancak 'soruşturma veya kovuşturma' açılması konusu, istismara çok açık olduğundan, bu husus istisna olarak uygulanırdı.

Yine ayrıca görevden uzaklaştırma bu kadar aciliyet kesbediyorsa, bu başkanların derhal tutuklanmaları gerekmez miydi?

Seçimle gelen seçimle mi gitmeli?

Elbette seçimle gelenin seçimle gitmediği durumlar da vardır. Belediye başkanı kanun önünde işlediği suçlardan ötürü tabi ki idari kararla, mahkemenin vereceği karara kadar görevinden uzaklaştırılabilir. Hele de terör örgütüne yardım ve yataklık yapıyorsa, buna geçmişte olduğu gibi müsamaha göstermek şüphesiz ki kabul edilemez. 

Öte yandan HDP'nin PKK'nın sivil uzantısı, hatta legal temsilcisi olduğunu hepimiz biliyoruz. Ama sorunun yakıcı ve yıkıcılığı devam ettiği sürece, bazı gerçekleri bilerek hareket etmek zorundayız. Sorunun uzun vadede çözümü için PKK terörünün minimize edilmesinin yanında yöre halkının kazanılması şarttır. 

HDP bölgede yüzde 50'lerin üzerinde bir oyla yerel seçimleri birçok yerde alıyor. Türkiye genelinde de yüzde 10'un üzerine çıkarak meclise giriyor. Yöre halkından bu derece yüksek oy alan HDP'nin bir biçimde muhatap alınması gerekir.

HDP'nin sivil siyasetin içine çekilebilmesi için diğer partilerin ve herkesin çaba sarf etmesi lazımdır. HDP'nin Türkiye partisi olması yönünde elinden tutulamazsa, sorunun çözümü daha da güçleşecektir. 

Bir diğer yanlış, görevden alınan belediye başkanları meselesine temkinli ya da eleştirel yaklaşanları, bölge halkını kazanmanın önemine vurgu yapanları ön yargılı bir refleksle hain ilan etmek, terör seviciliği ile suçlamaktır. Bu son derece çirkin ve akılsızca bir tutumdur.  

Geçmişte, özellikle 90'lı yıllarda bölge halkını kazanma çabası içinde olan Gaffar Okkan, Cem Ersever, Hulusi Sayın gibi vatansever kahramanların, devlet içinde yapılanmış malum yabancı servisin taşeronlarınca öldürüldüğünü biliyoruz. Merhum Binbaşı Cem Ersever, ölümünden kısa bir süre önce, sorunun çözümüne dair bölge halkını kazanmaya dönük sivil siyasete önerilerde bulunduğu, bu hususta kitaplar yazdığı için öldürüleceğini eşine söylemişti. 'Bizimkiler beni öldüremezler ancak CIA'ye yaptıracaklar' diye açıklamıştı. Nitekim o açıklamadan kısa bir süre sonra da öldürüldü. 

Bu yüzden unutulmasın, bölge halkını kazanmaya itiraz edenler, bunu bilerek yapıyorlarsa dış güçlere hizmet ediyorlar demektir.

Bu sorun hiçbir politik mülahazaya alet edilemeyecek kadar hayati bir sorundur. Osman Öcalan'ı televizyona çıkarmak, Abdullah Öcalan'ın bildirisini okutmak gibi numaracı siyasi manevralar, bu ağır sorunun çözümüne değil, çözümsüzlüğüne katkıdır. 

Dünya deneylerinde görüldüğü gibi, bu tarz etnik temele dayalı ayrılıkçı terör örgütlerinin bertaraf edilebilmesi ve sorunun çözümü için iletişim kurulabilecek yapılara ve bağlara her zaman ihtiyaç vardır. PKK ile siyasal alanda mücadele etmek için bu yollar, bu yapılar gereklidir. 

Sosyoloji ve tarihi tecrübe bize bunu söylüyor...