Çetrefilli yollardan 'vitrin süsü'ne

Pelin AKDEMİR 22 Haziran 2019 Cumartesi, 09:12

Türkiye Cumhuriyeti, çok genç bir devlettir. Devletin idare şeklinin yasal olarak belirlenmesi, cumhurbaşkanının seçilmesi, hilafetin kaldırılması tartışmaları basında genişçe yer bulur.

Devletin idare şeklinin 'cumhuriyet' olarak Teşkilat-ı Esasiye'ye eklenmesi ve cumhurbaşkanının 'kim' olacağı sorusu gazete sayfalarına işlenir.

Hüseyin Cahid Tanin'de 'Şekl-i hükümetimiz Cumhuriyet değil de nedir hükümdarlık mıdır?' diye sorarak, Cumhurbaşkanının Gazi Mustafa Kemal Paşa olması gerektiğini belirtir. Hüseyin Cahid, Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın parti reisliğinde olmasını eleştirerek, "Fakat bunun için de en birinci şart, Gazi Paşa hazretlerinin fırkacılık hislerinden yükselmedir. Gazi Paşa artık bir fırkanın reisi değil bütün vatanın timsal-i nüfuz ve şevketindedir" fikirlerini gazetesine yazar.

Ahmet Emin Bey Vakit gazetesinde Reis-i Cumhurun parti başkanlığından çekilmesi gerektiğini vurgulayarak Mustafa Kemal Paşa'nın bu koşulda Cumhurbaşkanlığı için uygun bir aday olacağını belirtir.

Tevhid-i Efkar'ın başyazarı Velid Ebuzziya, "Meclis Reisliği ile Cumhur reisliği bir arada olmaz, ikisinden birini tercih etmeli!" başlıklı bir yazı yazar.

İleri Gazetesi'nde Suphi Nuri, Mustafa Kemal Paşa'nın parti başkanlığında kalması gerektiğini belirtse de Hüseyin Cahid, bunun Mustafa Kemal Paşa'yı diktatör etme anlamına geleceğini belirterek sert bir dille eleştirir.

Hilafetin kaldırılması ise bazı gazeteciler tarafından tepkiyle karşılanır. Hüseyin Cahid Tanin'de, "hilafet bizden giderse beş-on milyonluk Türkiye Devleti'nin İslam alemi içinde hiçbir önemi bulunmayacağını" dahi ifade eder. Ahmet Cevdet, Velid Ebuzziya gibi isimler ise bu fikri destekler.

Halifeliği savunan bu isimler İstiklal Mahkemesi'nde yargılanır. Gazetecilerin beraat etmesinin anahtarı ise yine Hüseyin Cahid'in savunmasında, "Ben Cumhuriyetin dayanaklarını sağlamlaştırmak için bütün iyi niyetimle çalışıyorum. Biliyorum ki üzerime düşmanlıkları çekiyorum. Fakat ne yapayım, bir gazeteci için düşündüğünü söylemek vatan borcudur... Ben vatan haini değilim" sözleri olur.

Çok çetrefilli yollardan geçmiş genç Türkiye Cumhuriyeti. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarındaki zorluklarda kendini var etmeye çalışan basın, düşüncesini ortaya koymaya çalışan gazeteciler. Fakat ortak paydada buluşmuşlar: 'Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir'

Günümüz basınının gündemi ise yenilenen İstanbul seçimi. 31 Mart yerel seçimlerinin ardından İstanbul'da yeniden seçim yapılmasına karar verilmesinde, Yüksek Seçim Kurulu'nun kendisinin bile reddettiği gerekçeli kararını bir kenara bırakırsak asıl nedeni, hem Cumhurbaşkanı hem AKP Genel Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan'ın İstanbul'un başka bir partinin başkanlığında yönetilecek olmasını kabul etmemesidir. Erdoğan'ın bu isteğinin gerekçesi ne olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarında buluşulan ortak paydanın bu süreçte sekteye uğratılmaya çalışıldığı görülüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, Ekrem İmamoğlu'nun Ordu Valisi'ne hakaret ettiği iddiasından yola çıkarak, "Özür dilemedikçe bir defa böyle bir adaylığa bırakın layık olmak, böyle bir makama gelemez", "Yargının vereceği karar bu işte İmamoğlu'nun önünü kesebilir", "Bu sadece vitrin süsü olarak seçilse bile belediye başkanlığı yapacak o kadar, vitrin süsü" gibi cümleleri sadece birer örnek.

Recep Tayyip Erdoğan'a ne söylemek gerek? Cumhurbaşkanı mısın? Yoksa AKP Genel Başkanı mı? Erdoğan, önce ne olduğuna karar vermeli?

Hem Cumhur reisliğinin hem parti reisliğinin Mustafa Kemal Paşa'yı diktatör etme anlamına geleceği tartışmalarından günümüzdeki basına baktığımız zaman, basmakalıp bir söz tanımlamaya yeterli oluyor: "Eğer bir ülkenin kendi insanlarını aldatan bir medyası varsa, o ülkenin başka bir düşmana ihtiyacı yoktur."

Siyasetin basını da, basın yoluyla toplumu da karabasana sürüklediği bu süreçte Hüseyin Cahid'in 'Bir gazeteci için düşündüğünü söylemek vatan borcudur' sözlerinin değeri artıyor.

Nazi Almanya'sının Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı Joseph Goebbels'in "Bana vicdansız bir medya temin et; sana bilinçsiz bir halk sunayım..." sözleri ise siyasetin çürüttüğü basını özetlemeye yeter.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın dediği gibi 15 milyonluk bir şehri yönetecek bir insan elbette 'vitrin süsü' olmayacaktır ancak günümüzün 'vitrin süsü' siyasetin çamuruna saplanmış medyadır.