Mahir kokulu güzel insan

Osman ÖZDEMİR 17 Kasım 2014 Pazartesi, 10:30

"Susmak;
Bir şeylerin anlatımıysa şayet,
Şüphesiz,
En iyi şeydir susmak..."


Hayat; anlatılmaktan, konuşmaktan, kelamdan mı geçiyor? Yoksa "erdemli" bir "susmak"tan mı geçiyor? Herkesin hepimizin mutlaka vardır buna cevazlarımız. Ama hayatta bazen bazı kişilikler vardır ki; onların suskunluğu o duvarlarımızı aşıp beynimize, bilincimize nakşeder-etmiştir. Bu yazıya mevzubahis olan da öylesi bir kişilik bir "İNSAN".

Evet Nasuh Mitap'ı yazmak istedim kaç gündür. Nasıl yazarım? Neresinden başlarım bilmiyordum. Halen de bilmeden yazmaya çalışıyorum. Kalem, kelam beni-bizi nereye götürürse artık.

Adını yıllar onca duymuştum. Taaa çocukluğumda desem yeridir. Sene 74-75, 70'li yıllar. Ortaokul öğrencisiyim ve dünyayı merak etmeye başladığım zamanlar. Kaderimizi belirleyecek-belirleyen yıllar. İyi ve güzel, adil bir ülke-dünya nasıl olur sorularının kafam-ızı meşgul ettiği "ahir zaman" gibi zamanlardı onun-onların adını ilk duymam-ız. Bir "YOL" hikayesinin çocuk kahramanı olduğum yıllar. Sadece adını-larını duymuştuk. Kendi-lerini görmemiştik, göremezdik de.

Her hikaye nasıl ki zamana karşı durup yarışamıyorsa; "YOL"un hikayesi de zaman yolculuğunda ilerlemiş, devr-ü devranını tamamlamıştı. Bu zaman çileli, zahmetli ve de fedakarlığın da tarihiydi aynı zaman.

Yıllar yıllar sonra yakınım-ıza gelmişti. Yanıbaşımıza, komşu olmuştu-etmişlerdi bize. Bursa Cezaevi'ndeydi tutukluluğu. O günkü şartlar ve el yordamıyla 12 Eylül faşizmine karşı durmaya, direnip mücadele ettğimiz yıllarda komşu olmuştu bize Nasuh Mitap.

Nasuh Mitap'ı binlerce mücadele arkadaşı uğurladı

Zaman yine çeviriyordu tekerini. Hem de hiç durmadan, aman dinlemeden. Sanki bir an önce varmak istediği bir menzili varmışçasına hızlı sürdürüyordu zaman, seyr-ü seferini. Yine bildiğini okumuştu zaman ve hayat. Adeta "Diyalektiğin en orospu iki yanı vardır. Zaman ve mekan mevhumu..." sözünü doğrularcasına kendi doğrusunu geçirmişti hayata.

Ve bir dönem daha farklı hakikatlerin göz ardısıyla hebalanmıştı. Kimimiz "devrimci", kimimiz "sivil", kimimiz de "peynirci", "mandıracı" olmuştu. İlk ikisi bir nebze anlaşılıyor ve de izahı oluyordu. Ama "peynirci" "mandıracı" olanın durumu izah olunmuyor, anlamak-anlaşılmıyordu!!!

Yine yıllar kendini tüketirken karşılaştık onunla. Çocuk dünyam-ızın kaderine vesile olan-larla. Ufak tefek birisiymiş meğer!!!. Çocuk dünyamızda devasa heyulalaştırdığım-ız "şefim-iz" "önderim-iz" meğer de ne küçük bir adammış!!

Fakat gün geçtikçe ve onu tanıdıkça, ne kadar da büyük bir yürek olduğunu anlıyordunuz. Muktedir sandığımız bir hayat ve konumdan, bir insan bu kadar mı mütevazi, bu kadar mı insan olurdu. Sakinliği bazan insanı del etçek kadardı. Acelesi yokmuşçasına kelimeler incinmeden dökülürdü ağzından.

Hatırlıyorum ilk tanışmamızı bugün gibi. Kendisine "Ağbi seni bir önder şef olarak değil bir insan olarak sevdim. En çok da Mahir koktuğun için ..." demiştim. Nasıl da mutlu olmuştu. Fakat bir o kadar da hüzün ve isyan, öfke çökmüştü suretine. Sonradan, sohbetler ettikçe öğrencektim ki, herkes gibi ama en çok da onun zaafı, bitmek tükenmek bilmeyen kanayan yarasıymış "ADALI".



O kadar çok şey var ki anlatılacak, konuşulacak. Onun yokluğunun acısı tazeyken yürekler-imizde, ne kalem rahat oluyor, ne de kelam salıveriyor kendini. Bir top, bir düğüm gibi gelip son boğum da boğuyor insanı.

Tarih, tarihler illaki yazılacaktır. Ve sanırım bu topraklardaki devrimcilerin tarihi yazıldığında, kim-kimler yazarsa yazsın mutlaka onun devrimciliği de yazılacaktır.

Çünkü o gerçek bir devrimciydi. O bir inat ve direnmenin sembolüydü. En önemlisi de sadece "YOL"cuların değil, Türkiye'de tüm "SOL"cuların da abisiydi aynı zamanda.

Çelebiliğiyle itirazsız kabul gördü-görüyordu bütün kesimlerden. Bir tek kendi "YOL"unun hikayesindeki mütevazi insanıyken "SUSKUNLUĞUNUN" farklı tevatürlere yorumlanmasıydı üzüntüsü. Her ne kadar belli etmemeye çalışsa da, o kısık gözlere hüzün çöktüğünde anlıyordunuz.

Kaçıncı günü oldu saymadım, bilmiyorum. Ama yattığı yerde mutlu olduğunu biliyorum. Cenazesini anlatmama gerek yok sanırım. Herkes izleyip görmüştür mutlaka. Tüm Türkiye sol ve solcuları omuz attılar onun tabutuna. Bu coğrafyada kaç insana nasip olur ki böylesi bir "AĞABEYLİK".



Evet; derli toplu bir yazı olmasını beklemeyiniz lütfen. Onun şahsına, devrimci kişiliğine dair daha çok şeyler yazılıp anlatılacaktır. Kimler tarafından, nasıl anlatılacaktır bekleyip göreceğiz. Zaman onun da çaresi, turnusolu olacaktır illa ki. Ama şaşırmayacağımız şeyler göreceğimizden eminim. Çünkü bu coğrafya insanı "ölü" sevici bir kültürün marazlğının pençesinde devam ettirmekte muktedirliğini. En çok onlar konuştular, konuşacaklardır da. Kötü, ama hakikat böyle bu yerlerde.

Usta ne güzel tarif etmiş yıllar öncesinden;

"Küçük burjuva: Her düğünde damat ve her cenazede gömüdür."

Damatları görmüştük. Görmeye devam da ettik, ediyoruz da halen. Ama o gün, onun cenazesinde en az onun kadar "ölen", "gömülen"leri de gördük çok şükür!!!

Sanırım bu yazı fazla ileri gidemiyor. Gitmek de istemiyor zati. Onunla bir iki hatıramı da paylaşıp nokta için hevesli olan kelama da izin verelim.

Bursa'da bir yemek etkinliği vardı. O da çağrılmıştı. Geldi. Karşıladım. Akşam etkinliğin olduğu salona gittik. Ben karşılayıp götürdüğüm için haliyle yanyana oturduk.

Bir süre sonra "damatlar"ımızdan biri geldi. Yanıma oturdu o da. Ve dönüp bana ooo "büyük şef"in yanını kapmışsın demişti. Güldüm. Çünkü bilmiyordu onu benim karşıladığımı ve haliyle yanyana oturmak zorunda olduğumuzu. Ama "damadımız" rahat durmadı yine tekrarladı ayni cümlesini, tabi hafiften de gülümseyerek. Ona verdiğim cevabı burdan zikretmeyi uygun bulmuyorum. En azından örnek aldığım-ız Nasuh abinin bizlere gösterdiği devrimci kültürümüze yakışmadığından. Merak etmeyin. İçimizde, içinizde biri "damadımız".

Bir başka anımız ise, oğlu sevgili Ertan'ın düğünündeydi. Çağırmış, davet etmişti bizleri de. Gittik Kırklareli'ne. Haliyle başka gelenler de olmuştu. Kendi döneminden yaşıtı insanlar ve bizim dönemden insanlar vardı. Sanırım en yaşlıları Sedat abi (Kesim) ve kendisiydi. Çaylar kahveler içilip sohbet ederken Nasuh abi çıka gelmişti. Hiç unutmam "Bizim Kürt nerde?" demişti. İşte o Kürt bendim. Açıklaması da bir başka insani ve hakikatti benim şahsımda "Kürtlere" yönelik. Ama o izahı da tepeden tırnağa insani ve insancaydı.

Onun ne kadar diğer "SOL"cular tarafından sevildiğine dair en güzel şey, sanırım bizim arabadaki halimizdi. "YOL"cu, "SOL"cu ve "KSD"li arkadaşlarla geldik sana..!!! ve her sohbetin de içimdeki kanayan yaradır bu anlamsız ayrılmalar dediğin, o ayrılmalar onun cenazesine "BİR" olup gittik. Tam da onun hep arzuladığı bir Türkiye devrimci hareketinin birlikteliği, onun ölümü sağlamıştı bizlere. Ki gerek İstanbul'daki törende gerekse Kırklareli'ndeki törende bizim arabadaki birlikteliğimizin bir büyük hali vardı meydanda.

Son söz, söylenmemiş sözdür. Hayat bir kum saati gibidir. Bazan yalana, dolana, iftiraya hizmet eder. Gün gelip de devran döndüğünde de hakikate döker kumunu. Bir "YOL" halidir kum saatinin kaderi.

Bu ülkenin toprakları, 'ADALI'dan kalan mirası nasıl ki o dönem omuzlamışsa "NASUHÇULAR" olarak, yine gün gelir hakikatten yana döker kumunu kum saati ve işte yine birileri çıkar yeni bir tarih için "YOL"a düşerler.

Peynir maya tutmuştur güzel insan. İnan ki tutmuştur. Sadece zaman... Zaman sadece...

Ölümün gösterdi ki çok şeye gebeymiş meğer bu topraklar. Bırak doğumunu, sancıları bile başladığında sana muştu için yattığın yere geleceklerdir, yüreği insandan yana sen gibi atanlar.

Güle güle demedik... Demiyoruz da sana inatçı insan...

Sana sadece iyi "YOL"culuklar diledik... Diliyoruz...

Tıpkı Pir Sultan Abdal'ın aşağı da seslendiği gibi...

Dost elinde dolu içtim deliyim
Üstü kan köpüklü meşe seliyim
Ben bir yol oğluyum, yol sefiliyim
Ben de bu yayladan "Yol"a giderim