Bir Koza Han hikayesi...

Okan ARAS 03 Ocak 2021 Pazar, 11:53

Güzel düşünceler ile başladı Hanlar Bölgesi düzenlemesi...

Nasibini, 14. Yüzyıl'da yapılan 95 odalı olarak yapılan Koza Han da alacaktı elbette.

Çünkü yıllardır ve günden güne yıpratılan Hanlar Bölgesi; gün ışığına çıkartılıp, gerçek bir cazibe merkezi yaratılacaktı.

Umutluydum şahsen; ta ki önceki haftaya kadar.

Uyumsuz mermer görünümlü granit taşlar ile düzenlenmek istenen zemin çalışmaları, Bursalıları ayağa kaldırdı resmen.

Bendenize de, nostaljik anıları paylaşmak düştü:

ÇOCUKLUĞUM...

Her şeyin ısmarlama olanı iyiydi o yıllarda.

Sözgelimi; her yıl bir takım elbise yaptırtırdı ata dedem.

Ailenin terzisi de, Hamzabey köşe başında, yeşil tahta kepenkleriyle yer edinen, baba dostu Ruhi amcaydı. Eli ağır olsa da iyi takımlar dikerdi hepimize.

Üstelik, sohbetini de çok severdik.

Ruhi amca ve takım elbise ile tanışmamız da Koza Han sayesinde olmuştu zaten. Abim gibi, küçük amcam gibi, yaz tatilinde handa, çok özel hayat dersleri alıyormuşum meğer.

Sene 1970 filan olmalı...

Dedem; Ticaret Borsası baş kantarcısı Recep Aras.

Babam da düzgün diksiyonu ile her gün koza alım fiyatlarını Koza Han'a okuyan, muamele takip memuru Alkan Aras olunca, bana da bölgeyi yakından tanımak düştü elbette.

Hemen hatırlatıyorum; lütfen dikkat:

- Bırakın han içindeki zemini; üst kattaki mağaza önleri dahi, siyah büyük taşlar ile döşeliydi. Han içine bakan korkuluklar da, bugünkü gibi  değil, nefis ahşap koruganlardı.

Haberiniz var mı sahi ?

KIZILAY...

Dedem, dev gibi oldukça şişman bir hocaya emanet etti beni. 30 kadar minik çocuğuz; abim gibi, biraz daha büyükçe olanlar da var elbette.

Ne mi yapıyoruz ?

İmecenin, yardımlaşmanın en hünerli olduğu zamanlar. Haziran ortası ile Temmuz aylarında onlarca ton koza getiriyor köylülerimiz. Adım atamazsınız, iğne atsan yere düşmez zamanlar oluyor mesela. Borsa saat 10.00'da açılıp 12.00'de öğle paydosu var. Sonra yine devam...

Koza alımı yapan onlarca tüccar var; tartım yapılırken elimizdeki sepetleri kantara doğru tutup yüksek sesle 'kızılaaaayyy' diye bağırmak şart. Kozalar 3 daradaysa 3 avuç kozayı, kantarcı minik ellerin tuttuğu Kızılay sepetine atıyor. Ala dediğimiz lekesiz iyi kozalar ayrı küfeye, çipez dediğimiz ipekböceğinin lekelediği kozalar ayrı küfeye...

Köylü dedeler, amcalar, nineler, o güzelim insanlar'kızılaya helal olsun' demeyi hiç ihmal etmiyordu...

Topladığımız kozaları, öğlene doğru, şadırvanın altındaki Kızılay çadırına,cıvıl cıvıl koşuşturma ile getirmek ayrı bir keyif.

Hocamız; biraz daha yetişkin abiler ile  hepsini büyük daralara toplatır, ikindi vakitlerinde Kızılay adına yapılacak olan açık artırmaya hazırlardı...

Öğlenleri evden getirdiğimiz yiyecekleri, hep birlikte bölüşmek ayrı bir keyif. Sonrasında hemen Kapalı Çarşı turu ve ne çok deneyim...

AÇIK ARTIRMA...

Herkesin merakla beklediği, izlemekten büyük keyif aldığı açık artırmaya davet ve sonrası unutulmaz anlardı. Bugün bile hala kulaklarımda; hala gözlerimin önünde...

Artık el ayak çekilmiş, ortalık biraz sakinleşmiş, tüccarlar tarafından alımı yapılan kozalar, harar dediğimiz büyük çuvallara alınarak istimhanelere doğru yola çıkmak üzeredir. İyi de, son bir dokunuşla Kızılay desteği yapılacak.

Hoparlöre ne gerek var; davudi sesiyle dedem, şadırvanın ortasına dikilir, daveti duyurmaya başlardı:

- Alıcılaaarrr ! Kızılaaaayyy ! Ahmet beeeyy; Şükrü beeeyy, Cevat beeey, Süleyman Beeeyy, Muhsin beeeyyy!

(Aslında hanın üst köşesinden başlayarak sırasıyla; Hacı Resul, Saraçoğlu, Batıca, Yılmazipek, İpeker... ve daha niceleri...)

Ve çevrede başka kim varsa; bizler, köylüler, turistler bu ilginç davete icap ederdi. Kahveci Münir'in 3 demir bacaklı, yuvarlak tahta tabureleri çekilir, tüccarlar dedemin etrafına oturup, daralarda Kızılay adına toplanan yardım kozalarına eller sokulup, kalitesine bakarlardı.

Her tüccar, Kızılay adına biz minikler tarafından toplanan ve parası anında Kızılay'a yatırılan o kozaları almak için, özellikle çaba sarf ederdi.

Açık artırma, o gün handa satışı gerçekleşen en yüksek koza satış fiyatının çok çok üzerinde gerçekleşirdi. Ve hatta, o kozaları alabilmek; tüccarlar arasında bir çeşit prestijdi.

Dedem son fiyatı beğenmezse, istediği tüccara istediği fiyatı yazdırtır 'hadi bakalım kahvelerimizi içelim' deyip kesip atardı. Hangi tüccar olursa olsun, üzerine düşen koza alımı için de 'sen öyle diyorsan tamamdır Recep Ağa' diyerek gülüşürlerdi. Neşeyle, gururla, keyifle içilen kahvelerin höpürdütme seslerini duyuyorum sanki....

Ne güzel insanlardı yaaaa...

Nurlar içinde yatsınlar...

GENÇLİK DÖNEMİ...

Koza Han nefis bir öğreti alanıydı aslında.

Nasıl olmasın ki; dünyanın ilk peşin çalışan borsasıydı burası. Kapalı Çarşı esnafı bu mevsimi merakla bekler, kozasını satan köylü kardeşlerimiz ihtiyaçlarını bölge esnafından görürdü. Her kesim; memnun kapatırdı akşamı.

Biz çocukların, Borsa'da çalışan gençlerin, köylünün, emekçinin, esnafın, tüccarın ve devletin birlikte piştiği, naif bir ortam...

Liseye başlamazdan önce, artık iyice yetişmiştik. Bir üst kademeye geçmek şarttı... Kızılay her birimize minik minik ama çok değerli maaşlar öderdi mevsim için. Kimimiz 20 gün, kimimiz 25 gün çalışırdık nihayetinde. Ve o minicik paralar, evin desteğiyle birer takım elbise kumaşı olarak dönerdi bize.

Bir üst kademe deyince, gözümüz her zaman, Ticaret Borsası adına mevsimlik çalışmalara gelen, üniversiteli katip ve kantarcı abiler ile ablalardaydı. Sıra bize de gelecekti elbette.

Abim çok önceleri katipliği seçmiş, handa en çok kozayı alan Yılmazipek'te Borsa adına görev yapıyor; hem müstahsile, hem de Yılmazipek'e hazırladığı kilo ve fiyatları içeren makbuzları kesiyordu. Defterlere işlemek ise ayrı ve çok uzun bir işlem-di. Nihayetinde, her şey el ile yazılmak zorundaydı. Bilgisayarın adını duyardık sadece; bilim kurgu filmlerinden başka görmüşlüğümüz yoktu...

Ben, dede mesleğini daha uygun bulup, kantarı seçtim ve 1978 yılında Ticaret Borsa'sına giriş yaptım. Ne kadar hoş bir duyguydu bir bilseniz. Üstelik bana kattığı o kadar çok değer var ki.

Ve yine bir yaz günü, eşim Hatice hanım ile birbirimize açıldığımız mutlu günlerimiz, Koza Han'daki koza mevsiminde gelişmişti...

İSTATİSTİKİ NOTLAR...

Hikayenin içine az da olsa, çok çok önemli bir durum tespitini de eklemekte fayda var.

Bugün kimse farkında değil ama; 80'li yıllarda koza üretimi ve Koza Han, ülke ekonomisinde çok çok önemli bir yere sahipti. Lütfen şu çarpıcı rakamlara kısaca bir göz atın :

- 42 ilden 2 bin 300 köy ve yaklaşık 50 bin aile; yaklaşık 2 milyon 150 bin kilo koza üretirdi Türkiye'de.

Bugün sadece 100 ton civarında.

Sözgelimi; o yıllarda sadece Muradiye'deki Romangal İpek Fabrikası, 400 emekçiye iş sağlayan bir tesisti.

Çevresindeki devdah büküm evleri ve çalışanlarını hiç saymıyorum bile.

Sonra ne mi oldu ?

Baskılara dayanamayan politikacılar, ithalatı serbest bırakınca, rekabet şansı azaldı, koza fiyatları köylüye cazip gelmedi ve rekolte her yıl giderek dibe çakıldı. Bakmayın siz bugün 'yeniden canlandıracağız' sözlerine. Rakamlar yukarıda yazdım.

Mümkün değil!

50 yılını bildiğim, tanıklık ettiğim Koza Han'ın, tarihsel dokusuyla korunması mümkünken; her gün bir parçasının sökülüp yok edilmesinin de önüne geçmek, çok zor görünüyor.

Kimse de yanlış anlamasın; Hanlar Bölgesi düzenlemesini, her Bursalı gibi ben de destekledim, heyecanlandım hatta.

Ama bu asla yıkmak, sökmek ile eş anlamlı değil ki.

Aslına uygun çalışmalar her zaman mümkün.

Sadece özen ve dikkat gerekiyor. Hepsi bu...

- Daha yavaş-sakin ve yaşanabilir, yine yeşil bir Bursa istiyoruz. Çok mu?