Ağrı, ateş ve ilaç!

Erkan SOLMAZ 13 Ekim 2019 Pazar, 13:10

Of ya, bu ne biçim bir ağrı, nasıl bir halsizlik böyle. Kolumu kaldıracak, adım atacak halim yok. Yerle bir olmasa da yatakla bir haldeyim. Ateşim de var, yanıyorum kış günü.

İyi ki, Barış'ı anneannesine sabah bırakmışım. Bir saat geç çıksam, götürecek halim kalmayacaktı. Dönüşte bir kırgınlık başladı ki perişan etti beni, merdivenleri zar zor çıktım. Eve gelip hazırlık yapacak, sonra şantiyeye gidecektim. Daire teslimleri öncesi son kontrolleri yapacaktım şantiyede. Hiç sevmem aslında pazar günleri işe gitmeyi. Önceki hafta da çağırmıştı zaten proje müdürü, bilmem kim gelecekmiş de muhakkak orada olmalıymışım da, falan da filan. Gitmiş, görünüp gelmiştim. Boşuna 50 km yol yapmış, pazarı heba etmiştim. Çocuklar da üzülmüştü. Zaten bir pazar günüm var onlarla geçirecek, o da olmamıştı. Tiyatroya götürecektim Barış'ı hesapta. Bütün hafta kreşte çocuk, hafta sonunu iple çekiyor tabii, babası ile gezmek, oynamak için. Bugün de Gamze'nin nöbeti var, bu pazar da böyle geçiyor. Haftaya bir sorun olmasa bari. İyice haşat etti yalnız bu ağrı beni. Yazacak halim de yok ama, bari iyi hatırlayayım, belleğime iyice yerleştireyim de sonra bir ara yazarım. Önemli çünkü, belki eczacılık tarihine girer bugün.

Şu ateş olmasa biraz gücüm olurdu ama baş ağrısı ile birlikte duman etti beni. Ateşim kaç acaba? Geçen hafta ISO 9000 eğitimindeki danışman "Ölçemediğin hiç bir şeyi iyileştiremezsin." demişti. Ölçelim o zaman. Termometre neredeydi ya? Konsolu, çekmeceleri aradım taradım yok, evin altını üstüne getirdim, en son Barış'ın dolabında buldum. Hiç de anlamam şu termometreyi okumayı. Sevmem daha doğrusu. Daha kolay olmalı, bu şekilde çok zor, incecik bir çizgiyi görmek, çok sağlam bir göz ve hüner istiyor. Cam tarafından tutup, birkaç kez salladım termometreyi, sonra koltuk altıma yerleştirdim. Böyle öğretmişti ablam. Bir kaç dakika sonra çıkarıp okuduğumda 39 derece olduğunu gördüm. Ooo, ateş fena, düşürmem gerek. Bir duş alayım dedim. Zar zor, erine erine, neredeyse sürüne sürüne girdim duşun altına. Ilık su biraz iyi geldi ama dayanamadım daha fazla ayakta durmaya, çabucak çıktım duştan. Kurulandım, uzandım salondaki kanepeye.

Televizyonda western kuşağı başladı, demek 10 olmuş saat. Sıkı bir çatışma var ilk sahnelerinde filmin. Silahlar patladıkça sanki beynim parçalanıyor. Başımın içinde ateşleniyor hepsi. On dakika sonra tekrar ölçtüm ateşi: bir fark yok, yine 39. Yok, bu böyle olmayacak, kalkıp ilaç içmem lazım benim.

Buzdolabının kapağını açtım. Üstte yumurtaların yanında olur bizim ilaçlar genelde. Çok ilaç var ama bana şimdi hangisi iyi gelir ki acaba? Hiç de anlamam ilaçlardan. Sağlamdır bünyem, çok sık hasta olmam, o nedenledir herhalde. 'Boş ver ya, böyle daha iyi,' dedim kendi kendime, 'hasta olma da ilaç bilgisi eksik kalsın.' Tek tek baktım, okudum ilaç kutularındaki yazıları, çoğunu anlamadım tabii. Hah işte bir tane buldum. 'Ağrı Kesici Ateş Düşürücü' yazıyor kutuda. Yaşasın tam benlik işte. Hem ağrı hem ateş, hepsi şu an tek bir bünyede. O bünye de bende. Hemen açtım kutuyu, ambalajından çıkardım. Haydaa! Bu ne be! Kocaman bir ilaç. Neredeyse küçük parmağım kadar. Ulan, bunu yapan eczacı, kimyacı, her kimsen, bu nasıl bir ilaç, nasıl bir tasarım. Yok kardeşim, bu eczacılara biraz tasarım dersi vermek lazım. Endüstriyel tasarım gibi medikal tasarım dersleri almaları lazım. Kimya bilgisi yetmez ki tek başına. İlaç ve insan boyutlarını, en azından insan boğazının çapını, boyunu, bu işin inceliklerini, ilacın görünüşünün insan ruhu üzerine etkilerini bilmeleri gerek. Ben nasıl içeceğim şimdi bunu. Boğazı yarar geçer bu resmen. Ateş düşer, ağrı diner, boğaz sorunları başlar bu sefer. Yan etkilerine bakayım, boğazda tahrişe neden olur yazıyor mu acaba? Baktım, böyle bir şey yazmıyor. Neyse, şu ateş bir düşsün, ağrı bitsin de önce, boğaz ağrısını da olursa ayrı çözeriz.

İlacı, ucu boğazıma doğru olacak şekilde dilimin üzerine yerleştirdim. Bir kerede içmem lazım. Boğazım hassastır, bilirim. Geğirme eşiği, böğürme eşiği şeklindedir bende ve çok düşüktür. Diş hekimleri çok çekmiştir benden mesela. Çok pes eden diş hekimim olmuştur. Hatta bir de hani şu dilin üstüne tahta bir çubukla bastırıp boğazı kontrol ederler ya hiç sevmem. Bu yüzden çok zorda kalmadıkça kulak burun boğaz doktoruna bile gitmem. En son şantiyede iş yeri hekimimiz vardı, Temel Abi, ona gitmiştim. Biz ona "Baytar" derdik, o da bize "Estağfurullah" derdi. Kim kimle kafa yapıyor, karışırdı ortalık. İyi eğlenirdik. İşte bu Temel Abi'nin, baktım ki kolları bayağı uzun. 'Böğürsem menzil uzak, korur yüzünü gözünü nasıl olsa' deyip muayene olmuştum. O da zorlu geçen muayene sonrası "Dediğin kadar varmışsın ha!" dedi bana. 'Yalan mı söylüyoruz Temel Abi!' Neyse ilaca dönelim, bol su olsun, kesilmesin süreç diye kocaman fıçı bira bardağına doldurduğum su ile ilacı dikkatlice içtim. İlacın boğazıma girişini, yemek borusundan geçişini, mideye inişini, her aşamasını hissettim, ama dayandım: 'İç Erkan iç, başka türlü inemeyeceksin bu ağrının zirvesinden, söndüremeyeceksin bu yangının ateşini' dedim kendime. En sonunda gözlerimi fal taşı gibi açtıran derin bir yutkunma ile bitirebildim süreci. Sıkıntıdan ter içinde kalmıştım. Bu terle düşürecek herhalde ateşi.

Benim gözlerim fal taşı gibi açılırken, filmdeki kovboy bir gözünü kısarak, uzun namlulu tüfeği ile nişan alıyordu, bufalo sürüsünü çalan karşı kasabanın azılı hırsızına. Arada birkaç kez barın "saloon" kapısı açıldı, barmen, viskiler getirdi. Kumarhane sahneleri falan yaşanıyordu ki uyuyakalmışım. Cep telefonumun sesi ile uyandım. Arayan kaynanamdı, Barış'ın ateşi çıkmış, doktora götürmemiz lazımmış, erken gelirsem iyi olurmuş. Gelirken evden bir iki tişört falan da getirmeliymişim. "Tamam," dedim. "geliyorum." Hadi bakalım, benim ağrı, ateş yetmiyormuş gibi şimdi de Barış'ın ateşi çıkmış. Telefonu kapatınca kendi ağrımı, ateşimi kontrol ettim, eh fena değil, azalmıştı. Kalkıp giyindim hemen, kaynanaya gittim.

Kapıda bekliyordu. Çabucak çıktık, Zeynep Kamil Hastanesi'ne gittik. Doktor muayene etti Barış'ı. Ateşini ölçtü, dinlenmesinin ve verdiği ilaçlara akşam başlanmasının gerektiğini söyledi. Çıkınca hastanenin karşısından aldım ilaçları, kaynanayı evine bıraktım. Gamze'yi aramadım, telaşlanmasın diye. Eve gittik sonra Barış'la, çorba yaptım, içirdim, biraz oynadık, birlikte Şahane Pazarı seyrettik, ama pek bi halsiz, bitkin haldeydi çocuk. Ben kendi hastalığımı unuttum artık, onu güldürmek için şirinliklere, hokkabazlıklara başladım. Boğuşalım dedim, çok sever aslında, ben de çok severim ama hali yok ki, boğuşamadık. Şahane pazardaki Babür skeçlerini de çok seviyordu. Biraz Babüüür-Cüneyyyt diyalogu yaptık birlikte, güldük, şakalaştık. Akşamı ettik sonunda.

Gamze gelip de Barış'ı öyle halsiz, hasta halde görünce önce çok meraklandı, üzüldü. Ben durumu anlatınca "Doktor ne ilaç verdi?" diye sordu.

"Bak şu poşetin içinde," dedim. " akşam yemeğinden sonra verin' dedi doktor."

Barış geldi bu ara yanına. Gamze çocuk telaşlanmasın diye tüm şirinliğiyle "Bakalım ne vermiş doktor amcaa?" diyerek poşettekileri masaya boşaltınca, sabah benim de içtiğim ilacı gördüm, diğerleri ile birlikte. İlacı gösterdim:

"Aa, bak, sabah ben de bu ilacı içtim." dedim, "Çok kötü bir baş ağrısı vardı, yanıyordum ateşten. Geçirdi ama, çok sıkı bir ilaç bu. İyi ama ben bile zor içtim, hap kadar çocuk nasıl içecek bunu ya." dedim.

"Bu ilacı mı içtin sen?" dedi Gamze. Bakışları içtiğime inanmıyor gibiydi. Biliyor tabii öğürme eşiğimi.

"Evet zor oldu ama, içtim valla."
"Gerçekten mi?" diye sordu bu kez, yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.

"Ne var ya, ne gülüyorsun? Ağrı kesici ateş düşürücü değil mi o? İçtim işte, ne var?"

"Sus sus, hiç bir yerde söyleme bunu."
"Niye ne var ki?"
İyice bastı kahkahayı.

"Ne oluyor ya? Niye gülüyorsun?"

"Barış için verilen fitili yutmuşsun da canım, ondan."

"Hadi yaaa!"

***

Zamanında 'aman kimse duymasın, sakın kimseye anlatmayayım' diye düşündüğüm durumları, bakıyorum da son zamanlarda cümle âleme ilanen duyurmaya başlamışım. Ama siz yine de kimseye söylemeyin!