Kültür ve medeniyet meğer neymiş!  

Dursun EROĞLU 20 Kasım 2018 Salı, 05:44

Bursa Sanayicilleri ve İşadamları Derneği'nde (BUSİAD) "Açık Kapı Toplantıları" adıyla periyodik devam eden  felsefe söyleşilerinde geçtiğimiz hafta, İstanbul Üniversitesi'nin bilim ve felsefe alanında önde gelen hocalarından Prof. Dr. Şafak Ural'ı dinledik.  Şafak hocanın, özellikle son dönemde yaşadığımız kültürel kargaşayı anlamayı kolaylaştıran analizler yaptığını söyleyebilirim. 

Gerçi BUSİAD salonu doluydu, özellikle üniversiteden ilgi vardı; ama yine de kaçırmış olanlar için, anlatılanların bazı bölümlerini  paylaşmanın yararlı olacağına inanıyorum. Zira yaşadıklarımız, bilimin ışığından uzakta olduğumuzda, gözümüzün önünde olup biten şeyleri anlamakta, birbiriyle ilgisiz gibi görünen şeyler arasındaki bağları kavramakta zorlandığımızı gösteriyor.  

Öncelikle bir tespitte bulunmak isterim ki, felsefe alanında kafa yormak, öteden beri siyasi iktidarların, otoritelerin pek işine gelmez. Zira, felsefe işi bir sorgulama, olayları mıncıklama, didikleme, altında ne var ne yok kafa yorma işidir. Size söylenen doğrunun aslında tek doğru olmayabileceğini, başka doğruların da olabileceğini düşünme, aynı soruya farklı yanıtlar verebilme işidir. "Mutlak gerçek" gösterilen şeylerin aslında çok da "görece  olduğunu görmeye başladığınızda, yönetici otoriteler bundan hiç hazetmezler. Orada bir "tehlike", bir "tehdit" hissederler... 

Eleştirel "analizlerin", gelip birer "eylem kılavuzu" olmasıdır korkuları...

Bu yüzden de pek çok filozof, hayatını hiç kolay geçirmemiştir.  

Neyse ki, Şafak hoca da pek çok akademisyen gibi bu konuların farkında ve toplantıda, soyutlama düzeyini düşürüp, gözlerdeki perdelere çizik atacak şeyleri, o haliyle ifade söylemekten kaçındı, sorulan soruları, "Bu sorunun yanıtını veremem" diye kibarca savuşturdu. 

BUSİAD Başkanı Hadi Türkay ve U.Ü.'de felsefe kürsülerinin en önemli otoritesi Prof. Dr. Abdülkadir Çüçen hocayla ayak üstü sohbeti de not etmeliyim. Çoğu zaman işadamlarını sadece para kazanmakla, zenginlikle ilgilenen kişiler olarak tasavvur ederiz. Lüks arabalarla gezen, beyni boş insanlar sanırız. Pek çok entellektüelimiz de Türkiye'de "Adam gibi bir burjuva sınıfı yaratılamadığı", burjuva kültürünün oluşamadığını düşünür. Kuşkusuz, zenginliğin aslında ekonominin yapısal sorunlarından dolayı "dışsal" olması, belli başlı büyük sanayi kuruluşları, bankalar, iletişim şirketlerinin yabancı şirketler olmasının getirdiği durumlar nedeniyle, "ulusal kültür" oluşturmadaki sıkıntıları göz ardı edilemez.

Ancak Bursa'da özellikle "ikinci kuşak" sanayici, işadamı topluluğu içinde Türkiye ve yurt dışında saygın okullarda okumuş, son derece bilinçli isimlerin olması umut verici. Örneğin, BUSİAD Başkanımız Hadi beyin, çocuğuna özel felsefe dersleri aldırdığını duymuştum, ama kendisinden duyduğum şu cümlelere mest oldum: "Galatasaray Lisesi'nde okudum. Sorbon Üniversitesi'nde Voltair'i Fransızca okuduk"... 

Sayın Türkay'ı dinleyince, senelerdir Fransızca öğreneceğim diye yırtındığım halde, V. Hugo'nun "Les Miserables"ını bile orijinal okuyup bitiremediğimi farkettim. Türkay gibi aydın pek çok ismin olması hem sanayi ve ticaret hem de toplum için ileriye dönük bir umut. 

"www.safakural.com" sitesini tavsiye etmekle söze başladı Şafak hoca. 

Gerçekten de Prof. Dr. Şafak Ural'ın 1977'de İ.Ü. Edebiyat Fakültesi'nde asistan olmasıyla başlayan süreçte yaptığı çalışmaların, kitapların, makalelerin, master ve doktora tezlerinin listesine orada ulaşmak mümkün. İçinde üç ciltlik "Bilim Tarihi" dahil 25 kitaptan sözediyoruz. 

Şafak hoca, konferansta "kültür" ve "medeniyet" üzerinde durdu. 

Buna göre, kültür, maddi kültür (yeme içme, giyinme, barınma vs.) ve sözel kültür (mitler, hikayeler, sanat, edebiyat, gelenek görenekler, örf, adetler vs.) olarak ikiye ayrılıyor. 

"Kültür", fransızca kökeni itibariyle, yediği içtiğinden, giyimine, alışkanlıklarına, sanattan inanışlarına kadar bir yaşama biçimini içeriyor. Ekip dikme, üretme halleri... Diyelim bir kavmin, ulusun, belli bir dönemde bir arada yaşama sırasında edindiği kazanımların tamamını onun kültürü olarak tanımlasak, sanırım yanlış olmaz. 

"Medeniyet" ise, sözcük olarak Medine'den gelip "şehirli" anlamında kullanılıyor. Tabi medeni lafı batıdaki "civilization"un içeriği ile doldurulmuş. 

Bu içerikle medeniyet de kabaca "Bir ülkenin, ulusun, topluluğun belli bir dönemde maddi manevi kültürel zenginliklerinin; ekonomik, siyasi, teknolojik gelişiminin ulaştığı aşama" gibi tanımlanıyor.

Yani aslında kültür ve medeniyet sözcüklerini çoğu zaman aynı anlamda kullansak da, farklı içeriklere sahip. 

Bu yönüyle bakıldığında "kültür"ün iki yanı var. 

Aslında kültür, kişinin kendini topluma karşı savunma mekanizması... Örneğin, yasalara, toplumsal gerçeklere aykırı birşey yaptığında kişi kendisini örf ve adetlere dayanarak savunabiliyor. Diyelim, yasalarda suç olmasına rağmen "çocuk gelin"ler olabiliyor ve insanlar bunu örf ve adetlerle açıklayarak kendini korumaya çalışıyor. 

Bu yanıyla kültür, kişiyi, özellikle de aydın sorumluluğunu ateşliyor, entellektüel sorumluluk kültürel gelişimi bir görev olarak önünüze koyuyor. 

Medeniyetin en önemli yanı ise, sürekli gelişim içinde olması. Zira  medeniyetin en önemli araçları, sembolleri hukuk, sanat ve bilim teknoloji... 

İşte şimdi bu noktada Şafak hocanın altını  çizdiği kritik durumlar devreye giriyor. 

"Batı medeniyetine öfke duyuyoruz, bunda da haklıyız" diyor hoca.

Peki, nasıl oluyor bu? Biz "batı medeniyeti"ni ilke olarak kabul etmiş, bundan öte "yüzünü batıya dönmüş", medeniyetin en önemli sembolleri olan hukukta, sanatta batıyı örnek almış, bilim teknolojide zaten onlara bağımlı kalmış bir memleket olarak bu "öfke"yi nasıl anlayacağız?

Hukuk, sanat, bilim teknoloji yoksa medeniyet yok...

Kültürdeki değişim zorunluluğuna vurgu yapıyor Prof. Dr. Şafal Ural. 

"Kültürün gelişmeci tarafı süreli törpülenirse, o kültür yozlaşır, yoldan çıkar" diyor. 

"Hukuku olmayan, keza sanatı ve bilimi, teknolojisi olmayan yerde medeniyet olmaz" diyor. 

"Sanat, hukuk ve teknoloji aynı zamanda bir medeniyeti baskın kılma aracıdır" diyor. 

"Kültür insanları dış baskılara karşı korur, ama hiçbir toplum ve kültür, kendisini dışarıya kapatamaz. Kapatmaya çalışırsa yozlaşır"  diyor. 

Ve de... "Toplumlar bilimsel teknolojik, sanatsal  ve hukuki gelişmeleri kendi kültürüne uygun hale getirmek zorundadır. Yoksa kendi kültürlerini koruyamazlar" diyor... 

Bir bakıma da mevcudu koruma halindeki "Kültür" ile, sürekli değişimlere sahne olan medeniyet" arasındaki "gerilime" dikkat çekiyor. 

Örneğin cep telefonuyle dışarıdan yeni bir kültürel davranış alıyorsan, bunu kendi kültürel kodlarınla uyumlu hale getirmen gerekiyormuş. 

Tabi biz bundan, cep telefonlarının "kullanım kılavuzu"nu okumak dışında bir sonuç çıkarıyor muyuz? 

Bence ciddi soru...