Hayatımızı kim dizayn ediyor?

Dursun EROĞLU 24 Aralık 2018 Pazartesi, 08:57

BUSİAD'da "En Az İstediğimiz Yaşamı Yaşamak" konferansını dinleyince, kendi kendime işte bu soruyu sordum... 

Farkettim ki, yaşadığımız şeyler gerçekten de bizim en çok arzu ettiğimiz şeyler değil. Pek çoğu bizim belirlemediğimiz, tercih etmediğimiz, sadece önümüzde bulduğumuz şeyler.

İşin garibi, tamamen bizim dışımızda belirlenmiş değerler ve yanlışlarla dolu bir yaşama itiraz da etmiyor, gayet onlarla kardeş kardeş  yaşayıp gidiyoruz! 

Bursa Sanayicileri ve İşadamları Derneği'nde (BUSİAD) "Açık Kapı Toplantıları" kapsamındaki "Felsefe Söyleşileri"inde önceki akşam Ankara Üniversitesi DTCF Öğretim  üyelerinden Prof. Dr. Ertuğrul Turan'ı dinlerken, kırk yıl öncesine, öğrencilik yıllarıma gittim. Başımızdaki yöneticiler sakıncalı bulsa da, okullarda felsefe kitaplarının, muhalif düşüncelerin yaygın olarak okunduğu, tartışıldığı yıllardı. Ders kitaplarını yanında herkes mutlaka, "aykırı" bir yayın bulundururdu ve bu kitaplar hayatı sorgular, alışılmışın dışında pencereler açardı zihinlerimizde.

Prof. Turan, işadamlarına hitaben yaptığı konuşmanın başında, BUSİAD yönetimine özel bir teşekkür etti. İşadamlarının toplumda "sadece para kazanan, paradan anlayan", kişiler olduğuna ilişkin algının yanlış oluduğunu kanıtladıklarını ifade etti.

Hatırlatayım, Ertuğrul hoca, "Çağın Ruhunu Anlamak, Çağın Getirdilerinin Aptalı Olmak", "Maviş Beyin", "Bilim ve Yazgımız", "Küskün Tanrılar, Uykusuz Ozanlar", "Bir Yaşantı Estetiği Olarak Hüzün" gibi kitapları ile yaşadıklarımızın sorgulanması üzerine hayli kafa yoran bir isim. 

Ertuğrul hocaya göre, biz aslında tamamen kuralları, sınırları, değerleri bizim dışımızda  belirlenmiş, bir hayatı yaşıyoruz ve onunla da gayet barışık bir haldeyiz. 

Şöyle diyor, özetle: 

"Olmasını en az istediğimiz; istediklerimizi, arzularımızı tuhaf bir biçimde engelleyen...  istemediğimiz; ama istiyormuş gibi  yaptığımız... engellemeye çalışmak yerine gönüllü katıldığımız, başka arzularla yer değiştirmiş bir hayatı yaşıyoruz. Bu haliyle de kendi isteklerimizin öznesi olmaktan çıkıp, onların isteklerinin öznesi haline gelmişiz...Bu aslında kendi varoluşumuzun da hafife alınmasıdır..." 

"Hijyenik zihin" diye tanımlıyor hoca, düşünce yapımızı: "Kontrol edilebilen, yaşadığımız  dünyaya, kendi gerçekliğimize uzak, ona bulaşmayan bir bakış geliştiren... dışımızda olanları 'güvenli bilgi'ye dönüştüren... nesneleri, herşeyi niteliksel, niceliksel, ökçülebilir şeylere dönüştüren... nesneleşmiş  dünyada herşeye sanki içinde değilmişiz gibi soyutlama ile bakan..." 

"Önceden tanımlanmış ilişkiler... Anne, baba, arkadaş, öğretmen, patron, çalışan, kapıcı, şoför... Kime nasıl davranacağınız zaten belli. Kotlar hazır. Yaşayarak öğrenmeye birşey kalmamış..."

Kime nasıl davranacağınız belli... Bunlara uyarsanız sizi üzecek birşey yok! 

"Nesneleşmiş dünyada, 'kullanım değeri', 'değişim değeri'ne dönüşmüş. Herşeyin bir fiyatı var. Kaça alırım, kaça satarım. Tüketim, değişim sürecinde ele alınıyor."

Mutluluk; sahip olma, elde etme, altetme, ele geçirme, devirme, yok etme, mahvetme üzerine! 

Oysa "Bize göründüğü gibi olan bir  dünya yok"  diyor hoca. 

Peki bu cendereden çıkmak istersen?

"Paket programlar" sizi bekliyor! 

"Bu hastalıklı hayatı değiştirmek istiyorum dediğinizde, arzular, yaşam, herşey paket program olarak önünüzde. Çocuğumu özel okula göndereyim diyorsun. Yüzme kursuna göndereyim diyorsun... Ve herkes zaten orada...Güvenli sitelerde, fildişi kulelerde oturayım, uzak durayım diyorsun..."

Buyrun, residense konutlarımız hazır!

Peki siz böyle halktan, toplumdan uzak bir yaşam mı arzu ediyordunuz?

???

...  

Karl  Marks, "yabancılaşma" diye bir durum tanımlamış, kapitalist üretim ilişkilerinin özellikle çalışan çoğunluk için "kuralları kendi dışında  belirlenmiş bir yaşam"ı ortaya çıkardığını, bunların kapitalizmi sistem olarak yeniden ürettiğini, beslediğini yazmıştı.  

Tabi Marks işi ete kemiğe büründürmüş, bu "yabancılaşma"nın işçinin ürettiği şeye sahip olmamasıyla cisimleştiğini vurgulamış, işçinin yarattığı "artıdeğer"e patronun el koymasının insanları kendine yabancılaştırdığını savunmuştu. 

Elbette Marks'a göre bunun çaresi belliydi: İşçiler birleşip bir "sınıf" olarak üretim araçlarına sahip olmalı, kapitalizme, patronlara son vermeli, "başkaları için" değil "kendisi için" çalışmalı üretmeliydi... 

Yabancılaşma ancak böyle ortadan kalkacak, insanlar da başkalarının belirlediği kurallarla yaşamaktan kurtulacaklardı. 

Ama Ertuğrul hoca, başka  bir pencere açıyor.

Antik Roma düşünürlerinden destekler alarak diyor ki, "Mücadeleyi, rakibini ortadan kaldırmadan da yapabilirsin!" 

Peki bu nasıl olacak?

Şöyle: 

"Her bireyin yaratıcılığı komünal bir içerik taşır. Yani insanlar birbirinin yaptığını, yarattığını görür. Paylaşılır. Paylaşılmalıdır da.. Batıda böyledir. O yaptığına göre sen de yapabilirsin... Onu aşağı çekerek, onu yıpratarak değil... Tersine onu kaynak alarak, ondan güç alarak... 'Vay be, adam neler yapmış, ben göremiyormuşum' deyice, sen yeni bir durum fark etmiş, bundan güç almışsındır..."

Ertuğrul hocayı dinlerken yaşadığımız bu "ezberci" durumun vehameti şekillendi gözümün önüne. Baksanıza çevremizdeki herşey, ilişkiler tanımlanmış. 

Hiç tanımadığın birisiyle karşılaşıyorsun, iletişim şu: 

- Adın?

- Nerelisin? 

- Mesleğin? 

Bu üç soruya yanıt almışsak, tamamdır. Artık onun cebindeki paradan, altındaki arabanın markasına, eğitim durumuna, dini inancına, siyasi görüşüne, hatta cinsel hayatına... hakkında herşeyi biliyoruzdur! 

- Memnun oldum. (Tamam, artık konuşulacak ne kaldı ki, iç çamaşırına kadar her şeyini biliyorum!)  

Ve... arzu ettiklerimizden önce "sorumluluklar" gelir. Sadaka vermek, vergi vermek, askere gitmek, piyango bileti alıp bununla vatana hizmet ettiğini  düşünmek...  

Bir de işin acımasız tarafları var... 

"Yaşlı insanlar için düşündüğümüz tek şey, onları bir yerlere tıkmak... Kahvehaneye, yaşlı bakım evlerine... 'Dedeciğim  hadi, kahvehaneye git, arkadaşlarınla otur...' Onları  tıkacak bir yer arıyoruz... Halbuki karşımızda kocaman bir hayat, deneyimler var ve mesela neden sohbet etmeyi, onlardan öğrenmeyi denemiyoruz."

Herkese, "arzularına" yakın bir yaşam dileğiyle, iyi haftalar...