Felakete bodoslama gidiş ve 24 Haziran

Dursun EROĞLU 10 Haziran 2018 Pazar, 04:22

Türkiye seçime gidiyor. Adına "baskın seçim" mi dersiniz, "erken seçim" mi dersiniz...

Ama 24 Haziran'da sandığa gideceğiz ve bu seçim pek çok bakımdan  "olağan" bir seçim olmayacak.

Siyasete  bakıyorsunuz, memleket "Ak Parti ve Diğerleri" olarak hızla kutuplaştırılıyor. Siyaset dışı olması gereken polis memurlarının sokakta muhalefet partisi afişlerini yırttığı haberlerini görüyoruz gazetelerde. Bir siyasetçi düşünün, savcılıktan "İyi Hal Kağıdı" alarak Cumhurbaşkanı adayı oluyor, ama bu onun cezaevinden çıkmasına yetmiyor! Siyaset doğal zemininden uzaklaşmış, siyasi partiler "benzemez parti ittifakları" kurma peşinde.

Koltukları koruma hayat memat meselesi gibi hissediliyor.

Boşverin demokrasi, parlamento, hürriyet laflarına...

Adına Cumhurbaşkanı deniyor, ama...

Bildiğin "Başkan" seçiyoruz.

Hem de en kralından!

KHK'larla, bütçeyle, meclisin yasa yapma işini de fiilen devralan, meclisi işlevsiz hale getiren, yardımcılarıyla sarayda oturup ülkeyi tek başına yöneten bir başkanımız olacak!  

"Güçlü" vurgusu yapılıyor...

Herhalde kodum mu oturtan, yargıya, emniyete herşeye hakim bir güç olacak bu başkan...

Ama bir ekonomi gazetecisi olarak bunların hepsi, ekonomide yaşananlar ve de yaşanacaklara bakınca solda sıfır kalıyor...

Sevgili okurum, gözlemim odur ki, Türkiye hızla bir felakete sürükleniyor...

Son yıllarda GSYH içinde sanayinin payı yüzde 15'lerin altına düştü. 

Yani üretmiyoruz...

Fabrikaların neredeyse tamamı ithal hammadde ve ara malıyla çalışıyor.

Makineler, cihazlar zaten ithal...

Tarım, kırsal kesim resmen bitmiş...

Hafta sonları Bursa çevresindeki doğa yürüyüşlerine katılıyorum. İnanın dağ taş, yaylalar, meralar bomboş... Yemyeşil otların kurumaya bırakıldığını görünce isyan ediyorum ve etin neden ithal edildiğini, niye pahalı olduğunu daha iyi anlıyorum.

Köyler boşalmış. Genç kalmamış köylerde.

Köy ortasında kocaman bir cami ve minare, avlusunda yaşlı birkaç kişi...

Tarlalar, bahçeler... Çoğu boş bırakılmış, terkedilmiş...

Bir dönem, emeğinin karşılığını alamayan köylü çocuklarını okula gönderip memur olması hayalini kurardı. Şimdi oradan da umut kesilmiş. Üniversite mezunları işçiliğe tav durumda, işsiz.

Köylü örgütsüz... Ürettiği malın fiyatını belirleme konumunda değil; tüccarın, celebin, kabzımalın, marketlerin eline bakıyor...

Peki KOBİ'ler, esnaf, küçük sanayicinin durumu daha mı iyi?

Nerdeee!

Nasıl ki, çiftçi, tarım kesimi hiç bir hazırlık, altyapı yapılmadan uluslararası rekabete sokulmuş ve kendi pazarını kaybetmişse, bizim "yerli", "milli" olan sanayimiz de maalesef haksız rekabet durumunun mağduru olmuş vaziyette.

Türkiye'de tarımı, sanayiyi desteklemekle çiftçilere ve fabrika sahiplerine rüşvet vermek karıştırılıyor galiba...

Hükümetlere sorarsan sanayici baş tacı... Her türlü vergi, SSK prim desteği, enerji vs. kıyağı...

Tarım ha keza... İşte şu kadar ilaç gübre desteği, yem, buzağı desteği...

Oysa bunlar "rüşvet"ten öte gitmiyor.

Üretimi artırmıyor, maliyeti düşürmüyor, kaliteyi ve markayı yaygınlaştırmıyor.

Ve rekabet gücünüzü artırmıyor.

Elbette bunların çözümleri var, yol bellidir iş yapmak isteyenlere...

Ama dikkatler buralarda değil...

İktidarın bütün dikkati, göz dolduran, devasa rantlar, çalışmadan büyük kazançlar vadeden "mega projeler"de...

Bakınız sevgili okurum, bizi "uçuruma" götüren eğilimin en önemli enstrümanlarından birisi işte bu göz boyayan projeler...

Zira, bunların tamamı yabancıların parasıyla yapılıyor...

Ekonominin unutulan kuralı şu: Para daima sahibine  çalışır!

Boğaz Köprüleri, 3. Havaalanı, Körfez Geçiş Köprüsü, Otoyollar, Tüp geçit, Şehir Hastaneleri vs.vs.

Bunların tamamı, devletin kâr garantisiyle yabancı finans kurumlarına yaptırdığı işler...

Bu Kamu Özel Ortaklığı'nı (Pulic Private Partnership) keşfeden de biz değiliz.

Bunlar Dünya Bankası'nın koordinatörlüğünde yürüyen işler.

Merak edenlerden lütfen yazımı sakin sakin okumalarını tavsiye ediyorum.  https://dursunerolugazeteyazlar.blogspot.com/2017/08/ekonomideki-basarnn-perde-arkas-ppp-1.html Tıklayın, dört bölümde tek tek projelerle, araştırıp yazdım.

"Felaket" diyorum, çünkü bunlar sürdürülemez...

Hepsi vatandaşın cebindekini almaya göre ayarlanmış!

Üstelik de bu "mega projeler",  farkettiyseniz kamusal yatırımlardır.

Yani devletin vatandaşa bedava hizmeti olması gereken şeyler...

Yol, su, elektrik, hastane vs...

Şimdi bunları kâr garantili işe çeviriyoruz...

"Sürdürülemez" diyorum ya...

Sadece bir örnekle yetineyim:

"Türkiye'ye nükleer yakışır" gibi parlak, "milli nükleer santral" algısı yaratmaya hevesli reklamlarla, yüzde 100'ü Ruslara ait bir nükleer santral kuruldu. Akkuyu...

20 küsur milyar dolarlık devasa bir iş.

Sıkı durun:

Bizde elektriğın satış fiyatı nedir?

1 Nisan'dan geçerli kw/h olarak vergi ve fonlar dahil evlerde ve ticarethanelerde 46 kuruş, sanayide 40 kuruş. Fiyattan dağıtım bedeli ile vergi ve fonları çıkardığın zaman bu rakam ev ve ticarethanelerde 24 kuruş, sanayide 22 kuruş.

Hatırlayın, sanayi elektriğinin daha birkaç hafta önce 27 kuruşa çıkarılması tepkiyle karşılanmış, gazetelerde "Sanayiciyi elektrik çarptı" haberleri çıkmıştı.

Peki şimdi ne yaptık?

Ruslara 12,5 sent fiyatla alım garantili anlaşma yaptık.

12,5 sent 4,5 lira dolar kuruyla tam 56,25 kuruş ediyor.

Bu fiyat alım fiyatı... Buna her halde vergiler, fonlar, dağıtım bedeli vs. eklenecektir ve kabaca yüz kuruşa tırmanacaktır. 

Soru şu:

Piyasanın iki katından fazla fiyatlı bu nükleer santral elektriğini kime satacağız?

Aradaki farkı kim ödeyecek?

Buna kaç yıl dayanacağız?

Şehir hastananelerinde binalar ve cihazların büyüsü, faturayı önümüze koyunca yerle bir olacak...

Şimdi sandığa gidiyoruz.

Bakınız, kim seçilirse seçilsin, Türkiye'yi her durumda çok sıkıntılı bir dönem bekliyor...

Zaten işler tıkır tıkır yürüyor olsa, yürüyecek olsa erken seçim olmazdı. 

Sandık öncesi kritik soru şu:

 Muhalefet partileri bu kötü gidişe alternatif bir ekonomi politikasına sahip mi?

"Ekonomiyi nasıl düze çıkaracağız? Yabancı sermayeye güven vererek çıkaracağız" laflarına bakarsanız, bir netlik görünmüyor. Neoliberal politikalara açık itiraz yok.

Buna rağmen açıklamalardan, muhalefetin oluşturduğu ittifakın seçilmesi durumunda bu kötü gidişe aynen iktidarın planladığı gibi bodoslama dalınmayacağını, temkinli politikalar geliştirileceğini söylemek mümkün.  Örneğin, Ruslarla 12,5 sentlik garanti anlaşmasını iptal etmeselerse de belki rakam düşürebilir vs.

Ayrıca iç barış, kutuplaşmanın hafiflemesi, hoşgörü ortamı, OHAL'ın kaldırılması, meclisin yeniden güçlendirilmesi, parti devleti algısının dağılması gibi hedefler, üretime dönük bir ekonomiye geçilmesi, dış ticarette ve cari hesaplarda denge gözetilmesi gibi eğilimlere bir yol açma şansı yaratabilir diye umuyorum.

Zaten "Cumhur ittifakı"nın karşısındaki "Millet ittifakı" seçilip iktidarı aldığında bu kötü gidişe dur diyemezse, hızla kendi sonunu hazırlayacak, yüksek kurla ucuzlayan Türkiye'yi talan etmek isteyen mahfillerce "ayakbağı" kabul edilecek (Yakın tarihte Ecevit hükümetinin başına geleni hatırlayalım), 24 Haziran'da seçimi kaybeden Ak Parti yeniden kurtarıcı olarak önümüze konulacaktır...

Kişisel kanım, muhalefete bu şansın verilmesi yönünde.

16 yıl kesintisiz iktidarda bulunan ekibin  değişimi, en azından bu bodoslama gidişe mola verilmesini sağlar; üretime, kalkınmaya dönük bir haritanın oluşmasına ortam yaratabilir, diye düşünüyorum.  

Hepinize şeker tadında, küskünlerin barıştığı, büyük küçük herkesin birbirine sevgiyle baktığı bir bayram dileğiyle...