Bağımlı ekonomide 'milli' ve 'milliyetçi' olmak!

Dursun EROĞLU 06 Şubat 2018 Salı, 12:32

Türkiye'de olup bitenleri anlamak için ekonomide olup bitenleri anlamak gereğine bir kez daha inandım. Düşünsenize, iğneden ipliğe herşeyin teknolojisini dışarıdan satın alan, en büyük fabrikaların yabancı firmalara ait olduğu, devletin bütün yatırım vs. teşviklerinden öncelikle onların yararlandığı; bankacılık, sigortacılık, telekomünikasyon vs. en kilit sektörlerinin yabancıların kontrolünde olduğu, en kıymetli madenleri yabancı şirketlerin çıkarıp götürdüğü bir ülkedeyiz. Otoyol, boğaz köprüsü, tünelleri yabancı finans şirketlerine iş alanı olarak planlayıp, "kâr garantili" yaptırdığımız Türkiye...

Hal böyleyken, bizi yönetenlerin "yerli" ve "milli" laflarını nasıl anlayacağız? Bu nasıl bir "algı"dır?

Bir hafta kadar önce Uludağ'daki bir köyde, cami avlusunda oturan vatandaşlarla sohbet ediyoruz. "Burada nasıl geçiniyorsunuz. Gençler köyde kalabiliyor mu" gibi bir laf ettim.

Köylülerden, karşımda oturan kısa sakallı birisi, "Allah'a şükür durumumuz çok iyi. Köyümüz muhteşemdir. Tertemiz havamız var. İnsanlarımız şükür tevekkülüyle yetişmiştir. Hepsi dinine, milli manevi değerlerine bağlıdır. Devletimizin yanındayız, bağlıyız. Buradan hain çıkmaz.  Köyümüze yabacıları sokmayız, köyümüzü bozdurmayız" diye gayet kendinden emin bir tablo çizdi.  

İçlerinde galiba en genci oydu. Giyimine bakarsan, bir ayağı köyde bir ayağı da şehirde olmalı.

Daha yaşlıca olanı, bir özet yaptı: "Burası çok eskiden kalaba bir köydü. Ama para yoktu. Bize ne yaptıysa Özal yaptı. Allah ondan razı olsun. Burada (Köyün yukarısında, devasa çukurlar oluşmuş, maden çıkarılmış, öylece bırakılmış bir yer var, görmüştüm) Alman şirket Krom madeni çıkardı. İlk defa köyümüzde bazı gençlerimiz  madende çalıştı, işçi oldu, orada sigortaları ödendi, para kazandık, sonradan emekli oldular. Çilek, ahududu gibi çok güzel  meyvelerimiz var ama, biz bu ziraat işini ne tamamen bırakabiliyoruz, ne de bir kazancı oluyor. Sadece süründürüyor. Aha şimdi, emekli değilsen, dışardan para getirenin yoksa burada işin zor. Suyu bile parayla alıyoruz, şehir gibi."

İkinci vatandaş, oranın yakın zamana kadar belediyelik olduğunu, büyükşehire katılıp belediye kapatıldıktan sonra ilçe belediyesine bağlandıklarını, ancak "hizmet alamadıklarını" vurguladı. "Burası yeniden eski köy haline döndü. Yollara bile bakan yok" diyor.

Şimdi bakınız değerli okurum...

Lafını aktardığım ilk vatandaşın "köyümüze sokmayız, yabancı" dediği, kastettiği insanlar Almanlar, Ruslar, Yunanlar, Ameriklılar falan değil... "Kürtler, aleviler ve çingeneler, solcu, ezidi, çapulcu takımı"... Bunu sohbetin ilerleyen dakikalarında anlıyorum.

İkinci vatandaşın şükrettiği şey ise çok çarpıcı... Adam, "Yav kardeşim, bu topraklar bizim topraklarımız, yeraltında zenginliklerimiz var, onların sahibi biziz" gibi bir mantıkla düşünmüyor.  Yaşadığı topraklar üzerinde bir hakkı olduğunun farkında bile değil. Oradaki madenleri çıkarıp alıp götüren, kendilerine de tahrip edilmiş bir doğa bırakan yabancı şirketin köylüleri ucuz işçi olarak çalıştırmasına şükrediyor!

Hani, adama birşey diyemiyorum. Demek ki, orada, onun önüne konulan, yararlanabileceği en iyi fırsat, köydeki madenlerini çıkaran şirkette işçi olabilmekmiş!

Ama arkadaş, bu bizim içimize, ruhumuza işlemiş...

Biz Türkler ekonomi, iktisat denen şeyleri bir türlü anlamamışız...

Örneğin şu "milli", "yerli" işi ve "milliyetçilik"...

Arkadaş biz neden ülkemizin maddi çıkarları, ekonomisi söz konusu olunca "milliyetçi" olmuyoruz?

Halbuki, batılıların en hassas oldukları şey budur...

Batılı kapitalist, senin milliyetine, inancına, ideolojine, demokrasi veya diktatörlükle yönetilmiş olmana bakmaz. 

Tek düşündüğü, maddi çıkarıdır!

Öyle, "Bizde demokrasi var. Demokrasiniz yoksa selamı keseriz" falan duymazsınız...

Bu yüzde Amerika devletinin Ortadoğu'da en yakın müttefiki, dostu şeriatçı, despotik Arap krallıklarıdır...

Tutturmuşuz, "Yabancı sermayeyle, yabacı yatırımlarla kalkınma"!...

"İhracata dönük sanayi"!

Yahu, "Parayı veren düdüğü çalar" demiş büyüklerimiz, ama onu da anlamamakta diretiyoruz...

Ve niyeyse, sadece ve sadece aynı topraklarda yaşadığımız insanlara karşı "milli" ve de "milliyetçi" oluyoruz.

Sanki aynı ülkede yaşamıyoruz.

Sanki sen Türksün de karşındaki Türk ya da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değil!

Yahya S. Tezel'in "Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi (1923-1950)" kitabını okurken, farkettim ki, Atatürk döneminin çabalarına rağmen ekonomide hala dışa bağımlı olmaktan kurtulamamışız, tersine bağımlılıklar derinleşmiş.

Türkiye ile Batı arasındaki ilişkileri anlamanın yolu da ekonomideki durumu anlamamıza bağlı gibi görünüyor.

Aşağıda, yine kitabı okurken altını çizdiğim ve sizlerle paylaşmak istediğim cümleleri bulacaksınız. Sadece ara başlıklar ile (D.E.)'li notlar bana ait. "Tırnak" içindeki ifadeler ise yazarın, kendi yaptığı çarpıcı alıntılar.

Elbette benim önerim, bu kitabı alıp okumanız. Kitapta çok geniş bir kaynakça bölümü var. Akademisyenlere öneririm.

Ama bunu yapamadıysanız, gelin Cumhuriyetin devraldığı iktisadi kaynaklardan başlayıp, Atatürk dönemindeki çabaları, memleketin halini, kalkınmadaki gelgitleri, kapitalist ve sosyalist tercihlere uzak durmaya çalışmanın getirdiği zorlukları ve sonunda, yine Osmanlı'dan aldığımız mirasa pek de ters düşmeyecek şekilde, batının, sadece kendi çıkarlarına işleyen vahşi kapitalist düzenine nasıl eklemlendiğimizi anlamaya çalışalım.

"* 1914'te 16,3 milyon olan nüfus 1923'te 13,6 milyona düştü.

TÜRKLER İKİNCİ SINIF BİLE SAYILMAMIŞ!

- 1. Dünya Savaşı'nın kayıpları, 400 bini cephede, kayıp, kaçak, hasta vs. toplam 1,6  milyon kişiydi.

- 1912 yılında imparatorlukta iç ticaretle uğraşan 18 bin kadar işyerinin yüzde 15'i Türklere, yüzde 49'u Rumlara, yüzde 23'ü Ermenilere, yüzde 19'ü levantenlere ve diğerlerine aitti. Artizanal dükkanlar da içinde olmak üzere 6 bin 500 imalat işyerinin yüzde 12'si Türklerin, yüzde 49'u Rumların, yüzde 30'u Ermenilerindi.  Doktor, mühendis, muhasebeci gibi 5 bin 300 kadar serbest meslek mensubunun yüzde 14 ü Türk, yüzde 44'ü Rum, yüzde 22'si Ermeniydi.  ... Batı Anadolu'da çalışmakta olan 3 bin 300 imalat sanayi işyerinin yüzde 73'ü Rumların olup, bu işyerlerindeki 22 bin işçinin yüzde 85'i gayrimüslimdi.

- İzmir'de 88 azınlıklardan, 7 de Türk doktor vardı. 43 eczacının teki bile Türk değildi.

- 1921 sanayi sayımına göre, toplam 76,2 bin işçinin çalıştığı 33 bin işyeri vardı. En fazla 5 kişinin çalıştığı bu işyerlerinin yüzde 35'ini tekstil, elbise, yüzde 18'ini deri ve işleme, yüzde 8'i madeni eşya yapımı ile ilgiliydi.

ANKARA-İSTANBUL YOLU 80 SAAT!

- 1923 yılında yalnızca iyi hava koşullarında trafiğe açık olan 14 bin kilometre karayolu vardı. Ankara-İstanbul arasında otomobil yolculuğu yaklaşık 80 saat sürdüğü dikkate alınırsa, bu yolların ne ölçüde yol sayılabileceği daha iyi anlaşılır.

- 1920'lerin başında yabancı şirketlerin öz varlıkları toplamı 63 milyon sterlindi. Bunun yüzde 45'i Alman, yüzde 26'sı Fransız, yüzde 17'si İngilizlere aitti.

- Türkiye'nin ihracatının ithalatından fazla olduğu yıllar sadece 1930-1948 arasıdır. Ondan sonra hep ticaret açığı verildi.

- Yunanların işgalden sonra Adalar'dan Anadolu'ya getirdikleri 120 bin Rum'a Türlerden zorla alınan arazileri dağıtmaya başlaması, zengin Türklerle uzlaşma olanaklarının sanıldığından daha az olduğunu gösterdi... Köylü yığınları ise bağımsızlık hareketleri karşısında genellikle çekingen kaldı... Kemalistlerin Yunan güçleriyle savaşmadan önce Anadolu'nun müslüman Türk topluluklarının içinden çıkan ayaklanmaları bastırmak zorunda kaldıkları, Ankara hükümetinin sağladığı toplumsal desteğin fazla yaygın olmadığı unutulmamalıdır.

BAKANLAR DEVLET MEMURLUĞUNDAN

- 1920-1950 aralığında milletvekillerinin yüzde 47'si Meclis'e girmeden önce kamu görelisiydi... Bu dönemde Bakanlar Kurulu üyeliğine yapılan toplam 194 atamanın yüzde 61'inde siyasete askerlik ve devlet memurluğundan gelen kişilere görev verilmişti. Yüzde 28'i Harbiyeli, yüzde 29'u Mülkiyelilerden seçilmişti. Sadece yüzde 11 atama Meclis'e alınmadan önceki işi büyük arazili çiftçilik, 2 atamada da ticaret erbabı olan kişilere bakanlık görevi verilmişti.

GREVİ YASAKLAYAN ÇALIŞMA YASASI

- 1936 yılında çıkartılan Çalışma Yasası ile işçilerin sendika kurmaları ve grev yapmaları yasaklandı. Sendika kurma hakkı ancak 1946'da, grev hakkı da 27 Mayıs 1960 darbesi ve 1962 Anayasasından sonra yasallaştırıldı.

- "Osmanlı ülkesi ecnebilerin  müstemlekesinden başka birşey değidi."

- 1923'deki İzmir'de, Türkiye İktisat Kongresi'nden: "Türk, dinine,milletine, ...toprağına, düşman olmayan milletlere daima dosttur, ecnebi sermayesine alehhtar değildir. Ancak kendi yurtdunda, kendi lisanına ve kanununa uymayan müesseselerle münasebette bulunmaz. Her türlü münnasebette fazla mutavassıf istemez."

LOZAN ESARETİ KALDIRDI

- Kemalist kadro iktisadi alanlarda formel egemenliği de içeren siyasal bağımsızlığı Lozan Antlaşması ile sağladı. Bu anlaşma ve ek prorotokollere göre, kapitülasyonlar kaldırıldı; Osmanlı Düyûn-u Umûmiye İdaresi'nin Türkiye'nin maliyesi üzerindeki denetim yetkileri iptal edildi; Türk limanları arasındaki taşımacılık yabancılara kapatıldı (kabotaj); yeni Türk  devletinin gümrük egemenliği ilk beş yıl gümrük tarifesinde bir değişiklik yapılmaması koşuluyla kabul edildi.

- Kemalistlerin (üstünde durdukları önemli konu) Türk müslüman nüfus içinden güçlü girişimciler sınıfının yaratılmasıydı. Bu sınıfın yabancı sermaye ile işbirliğine dayanması iktisadi bağımsızlığı zedeleyen bir durum gibi görülmekteydi.

- Türk Lirası ilk kez 1946  yılında devalüe edildi, ithalat üzerindeki kısıtmalalar hafifletildi.

TALANCI YABANCI ŞİRKETLER GELMİYOR

- 1924-29 arasında bazı yabancı şirketlere yatırım için ayrıcalıklı statüler tanındı. Ford Motor yılda 10 bin araç montajı yapacaktı, ancak Dünya Buhranından sonra faaliyeti durdu. Bursa'da da bir Japon firması ipekli dokuma fabrikası kuracaktı (galiba bu da gerçekleşmemiş).

- 1929-30'larda Kayseri'de lokomotif fabrikası, Samsun ve Mersin'e liman, demiryolu vs. yatırımlar  gündeme  geldi ancak, açılacak krediler karşılığında  Osmanlı dönemindeki uygulamaları andıran ve belli bütçe kaynaklarının borcun iftası için ayrılmasını gerektiren güvenceler verilmesini istemeleri gibi...

- (1920'den itibaren bir Merkez Bankası kurulması, bir Amerikalı grubun bankaya 30 milyon dolar yatırması gündemdedir, ancak  sonuç alınmaz, İnönü bunu değerlendiriyor): "Komisyon, fikri çok muvafıktır... Komisyon orada lazım gelenlerle temas eder, alaka uyandırır... bir de dediğim gibi Merkez İhraç Bankamız için sermayeye ihtiyaç vardır. Bu sermaye Amerika'dan kabili tedarik midir? Bir de mütehassız isteriz. Hem işinin ehli  olmalı hem de kapitalist mehafilin tesiratından azade kalabilecek bir şahsiyet sahibi olmalıdır. Bu son nokta çok önemlidir"

- Türkiye'de çalışan yabancı şirketlerin sayısı 1927'de 113 iken 1933'de 71'e indi... Yabancı bankaların kredi hacmindeki payı 1929'de yüzde 42'den 1939'da yüzde 20'ye düştü.

- 1930'da Türk hükümetine verdiği 10 milyon dolar kredi karşılığında Türkiye'de kibrit üretme ve ithal etme tekelini alan Amerikan şirketi buhran ortamında gerçekleşen ilginç bir örnekti...

- 1928-1940 arasında 24 ayrıcalıkllı yabancı şirket Türk  hükümeti tarafıdan satın alındı. ... Yabancıların işlettiği belediye hizmetlerinin, belli başlı başlı kentlerdeki elektrik, havagazı, su, tramvay, telefon şirketlerinin satın alınması da yabancı sermayeye karşı bir genel politkadan kaynaklanmadı.  ... Kâr amacıyla çalışan yabancı şirketleri eliyle işletilmesi yerine kamu kuruluşları eliye ve çok kere karlılık düşünülmeden işletilmesi sosyal politika gereği yeğlendi.

BATI, TÜRKİYE'NİN KENDİ SANAYİSİ İÇİN KREDİ VERMİYOR...

- 1931'de Maliye Bakanı Şükrü Saracoğlu Amerika'ya giderek yatırımcı girişimciler ve kredi aradı. 1932 başlarında Fransa'ya benzer ziyaretler sürdürüldü.  Türk istekleri her iki ülkede de cevapsız kalınca Sovyetler Birliği'ne ve Musslolini İtalyasına dönüldü. Başbakan İsmet İnönü 1932'de Moskova'ya ve Roma'ya gitti. Kredi ve teknik yardım anlaşmaları imzalandı.  ... Sovyetler'den alınan borç 1938'de 14 milyon lirayı bulmuştu. Bu faizsiz krediyi daha çok Sümerbank kullandı ve 20 yılda bu ülkeye yapılacak gıda ihracatı ile ödenecekti.

- 1930-1939 aralığında yabancı banka ve müteahhitlerinden Türk hükümetinin aldığı borç 102 milyon dolardı. Osmanlı borç taksitleri ve millileştirmelerden kaynaklı borçların taksitleri ve anapara ödemelerli 108 milyon lirayı buldu.

- Türkiye'nin 1940-45 arasındaki dış borçlanmaları 360 milyon liradır. Bunun 307 milyon lirası askeri malzemelerin alımından kaynaklıdır.

- 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Türk hükümeti geniş ölçekli dış borçlanma ve yabancı yarıtırımlara önem veren bir ekonomi politikası izlemeyi, bunu ülkenin iktisadi  kalkınmasında temel koşul gibi görmeye başladı. Başbakan Recep Peker 1947'de "az faizli ve uzun vadeli dış krediler sayesinde kalkınma işlerimizin ana kısımlarının 5-7 sene zarfında tahakkuk ettirilebileceğini umuyoruz"  dedi.

- Başbakan Hasan Saka (1947), Amerika'nın Marshall Planı'na bağladıkları umudu, "Amerika'dan daima suhulet ve yardım gördük. Biz de bu büyük memlekete karşı korekt(doğru) hareket ettik. Marshall Planı yardımlarından biz de istifade edeceğiz" diye açıkladı.

- ... Kamu yatırımlarında ağırlık, yabancılarden gelen baskılara uygun olarak, tarımda makineleşmeye ve karayolları yapımına kaydırıldı.

BATI 1950'DEN SONRA PARA MUSLUĞUNU AÇIYOR

- 1946-50 döneminde Türkiye ABD'den 496 milyon lira tutarında bağış (117 milyon dolar), 328 milyon lira (117 milyon dolar) kredi aldı. Dolar olarak alınan paraların TL karşılığı Merkez Bankasına yatırılıyor, yüzde 5'i ABD Elçiliği ve misyonlarının masrafları için kullanılıyordu.

- Dünya Bankası 1950'de Türkiye'ye liman ve silo yapımı için 16 milyon doları bulan iki kredi açtı. ... Türkiye'nin 1946-50 aralığında aldığı yabancı bağış ve kredilerin toplam değeri 1 milyar 94 milyon liraydı. ... Dış açığın 1947-50 arasında 1 milyar 203 milyon lirayı (429 milyon dolar) bulduğu, bunun 980 milyon lirasının dış borçlanmalarla karşılandığı görülmektedir.

- 1924'de Mustafa Kemal Paşa'nın öncülüğüyle İş Bankası kuruldu. Mustafa Kemal'in zengin kayınpederi (Latife Hanımın babası) kuruculardan birisiydi. Kuruluş sermayesi olan 1 milyon liranın 250 bin lirası Mustafa Kemal tarafından Kurtuluş Savaşı'nda Hintli Müslümanların gönderdiği yardımlardan, bir kısmı CHP, gerisi de devlet hazinesince sağlanmıştı. ... memlekette 'zengin yetiştirme' sürecinde bir hayli özel bir rol oynayan İş Bankası'nın yöneticileri iktiasat politikasını özel girişimden yana etkilemeye çalışan güçlü bir baskı grubu oluşturudular.

- 1925'de Osmanlı Bankası'nın ayrıcalıkları kaldırılınca bir Merkez Bankası kurulması ele alındı.

- 1923'de Chester grubuyla demiryolu yapımı anlaşması yapıldı. Ancak bu hayal kırıklığı olunca TBMM demiryolu yapımını bütçeden finanse etme yetkisi verdi hükümete. 1929'da bin kilometre demiryolu yapılmıştı. Böylece demiryolu ağının toplam uzunluğu 4 bin 100 kilometre oldu. ... 1923-29 arasında karayolu şebekesinin uzunluğu 13 bin 900 kilometreden 14 bin 400 kilometreye çıkarıldı... Demiryollarında taşınan buğday miktarı 48 bin tondan 149 bin tona yükseldi.

- Yönetici kadro tarafından yeğlenmiş olan kapitalist toplumsal gelişme, Türkiye nüfusunun içinden bir işadamları sınıfının yaratılmasını gerektirmekteydi. Bu da bazı Türklerin zenginleşmelerine bağlıydı. .. Birçok hükümet ve parlamento üyesinin, üst düzey bürokratın ve liderlerin yakınlarının iş hayatına atılması önemli sonuçlar getirdi. .. Yönetici kadronun bir bölümü gelişmekte olan türk burjuvazisinin kurucuları arasına katıldı.

- Devlet 1920'lerin sonunda 29 özel şirketin toplam sermayelerinin yüzde 38'ini satın alarak cari değerlerle 22 milyon lira finansman sağlamıştı..

İNÖNÜ'NÜN YATIRIM  HEYETİ  ELİ BOŞ DÖNMÜŞ

- ... Başbakan İsmet İnönü Amerikan kapitalistlerinin Türkiye'de yatırım yapmaları konusunda Amerikan Dışişleri Müsteşarı Klein'den yardım istedi. .. 1931'de Maliye Bakanı Şükrü Saracoğlu başkanlığındaki bir heyet kredi olanaklarını araştırmak ve Amerikan kapitalistlerini Türkiye'de özelikle tekstil alanında yatırım yapmaya ikna etmek için ABD'ye gönderidi. Saracoğlu eli boş döndü.

- 1931'de CHP Kurultayında "devletçilik" parti programının ana ilkelerinden birisi olarak kabul edildi. Buna göre parti, özel girişimciliği topumsal düzenin temel öğesi sayacak ve ferdi mesai ve faaliyeti esas tutmakla beraber, .. özel girişimin gücünün yetmediği sanayi işletmelerini kuracak ve işletecekti. İlk sanayi programı 1934'de uygulamaya konuldu. Sümerbank bunun örneklerinden birisi oldu.

- (Kadro dergisi ve arkasındaki bir grup aydın) Ne kapitalist ne de sosyalist olmayan bir üçüncü yol buldukları savıyla, zaman zaman faşist önermelere de hayli yaklaştılar.

DEVLET MEMURLARI PATRON OLMA DERDİNDE

- 1921-30 arasında kurulan şirketlerin yüzde 13'ünün girişimcisi kamu görevinden gelmişken, bu oran 1931-40 arasında yüzde 78, 1941-50 arasında yüzde 31 idi. 1968'de en az 50 işçi çalıştıran ve eskiden kurulmuş olan 230 sanayi 10 tarım ve 13 banka sigorta şirketi kurucusunun  yüzde 30'u kamu görevinden gelmişti.

REEL ÜCRETLER DÜŞÜYOR, VURGUNLAR, 'MİLLETİ SOYANLAR'...

- 1930'ların sonunda memurlar, emekliler, devlet teşebbüslerinden ücret-maaş aylık alanların sayısı 280 bine ulaştı. ... Devlet fabrikaları ülkedeki pamuk ve yünün büyük alıcısı durumuna geldi.

- Emeklilere yapılan kişi başına ortalama ödemenin 1938 fiyatlarıyla gerçek değeri 1938'de bin 420 liradan 1945'de 274 liraya indi. 1950'de sadece 389 liraydı.

- ... ucuz kurlardan resmi döviz tahsisleri elde eden ithalatçılar büyük vurgunlar vurdular...

- ... Cumhurbaşkanı İsmet İnönü 1942'de Meclisi açış konuşmasında şöyle diyordu:

"Şuursuz bir ticaret havası, haklı sebepleri çok aşan bir pahalılık belası ... Bulanık zamanı bir daha ele geçmez fırsat sayan eski çiftlik ağası ve elinden gelse teneffüs ettiğimiz havayı ticaret metaı yapmaya yeltenen gözü doymaz vurguncu tüccar ... büyük bir miletin hayatına küstah bir surette kundak koymaya çalışmaktadırlar. ... ticaretin ve iktisadi faaliyetin serbestliğini bahane ederek milleti soymak hakkını hiç kimseye, hiç bir zümreye tanımamalıyız."

- 1942'de tarh edilen Varlık Vergisi 463 milyon lirayı buldu. İstanbul'un payı yüzde 70'ti. Tahsil edilemeyen vergi borçları 1944'de silindi... Birçok gayrimüslim tacir ve sanayiciyi perişan etmesiyle sonuçlandı. Bunlar varlıklarının bir gölümünü vergi sebebiyle devlete aktarırken önemli bir bölümü de müslüman Türk zenginlerin eline geçti.

- Türk hükümeti 1947 Temmuz'unda devletçi sanayileşme politikasını yansıtan bir kalkınma programı ile Paris'te toplanan Avrupa İktisadi İşbirliği Komitesi'ne başvurdu. Bu programın dış finansmanı olarak 615 milyon dolarlık dış yardım istedi. Amerikalılar Türkiye'nin savaşa tahrip olmadığı gerekçesiyle bu bavuruyu geri çevirdiler.

- (1947'de Türkiye'ye gelen Thornburg başkanlığındaki biruzman heyeti) Ankara hükümetinin savaş sonrası kalkınma planını 'devlet sosyalizminin aşırı bir örneği' olarak değerlendiriyordu. "Zaman geçtikçe bu sistem bütü iktisadi faaliyetlerin şeklen hükümet ve fakat esasında parti tarafından kontrolü manasını ifade etmiştir" deniliyordu.

SAKA, MENDERES'İN YOLUNU AÇIYOR

- Eylül  1947'de Ankara'da bir hükümet değişikliği yapıldı, Halk Parti'sinin eski devletçi bürokratik kadrolarından gelen Recep Peker'in yerine Hasan Saka Başbakanlığa getirildi.

- ABD ve Batı ülkeleri açısından Türkiye'nin programı, Avrupa İmar Programı'na katılmak için, tarımsal üretimini, imalat sanayi ürünleri karşılığında Batı Avrupa'ya gıda malları ve hammadde sağlayabileceği düzeye çıkartması olmalıydı. (Yani adamlar, Türkiye'de sanayi olmasın, sanayide bize mahkum olsunlar, sadece paramızın bir bölümü için meyve sebze vs. versinler yeter demeye getiriyor. D.E.)

- 1950'de mekanize pamuk ipliği endüstrisindeki 32 fabrikadan 8'i devlete aitti. Bunların 23 bin iği, özel sektöre ait 24 fabrikanın toplam 8 bin 600 iği vardı. Yün endüstrisinde 26 fabrikadan 2'si devlete aitti, ancak özel sektörün toplam 2,8 bin iğine karşılık 2 fabrikada 38 bin iğ vardı.

- 1950 seçimlerinden sonra Türkiye Sınai Kalkınma Bankası'na verilen yetkiyle, banka Marshall Planı Özel Girişim Fonu ile ABD hükümetinden ve ayrıca Dünya Bankası'ndan sağlanan kredilerin Türkiye'de özel sanayi işletmelerine dağıtılması işini üstlendi.

- Birinci Dünya Savaşı öncesinde binlerce Doğu Karadenizli Çarlık Rusyasına gider, belli bir süre çalışır geri dönerdi. Rusya'da fırıncılık ve pastacılık yaparak ve bu sanatları Türkiye'ye getiren Hemşinliler gibi... 1950'de bölgede her 10 aileye 4 gurbetçi işçi düşüyordu.

- Güneydoğu Anadolu feodalite benzeri ilişkilerin en yoğun olduğu, topraksız kırsal ailelerin yüzde 39'a ulaştığı bir bölgeydi...

AĞALIK DESTEKLENİYOR

- 1927'de kırsal ailelerin yüzde 17'sinin hiç toprağı olmadığını...1950 Tarım Sayımında kırsal ailelerin yüzde 15'inin çiftçi olmadığını, yüzde 3,3'ünün tamamen başkasının arazisinde çalıştığını... yani yüzde 20'nin hiç topraksız olduğunu... toprağı olanların yüzde 60'nının sadece bir çift öküzü olduğu...

- 1924 Anayasası özel mülkleri kamulaştırmayı zorlaştıran hükümler getirdi.. 1929'da çıkarılan bir kanuna göre, tımar, iltizam olarak Osmanlı'dan ailelere verilmiş tarım alanları .. özel mülk olarak tapuya kaydettirilmesi için yeterli sayıldı. Sınırlar muğlak olduğu için ...bunun kaymağını kırsal kesimdeki nüfuzlu aileler yedi. ...bazı eşraf, mütegallibe, bu kanuna dayanarak bazı ilamlar göstererek mübadil, muhacir ve topraksız köylüyü verilen arazilerden çıkararak, bu arazilere sahip oldular. Bunları çoğu boş hazine arazileriydi.

- 1934-38 arasında 41 bin göçmen ve 48 bin yerli topraksız aileye toplam 2,9 milyon dönüm arazi dağıtıldı.

- 18 milyon Türk'ün 15 milyonu çiftçidir. Bunun 15 milyonunun birçoğu kendi toprağında çalışmaz.

KOOPERATİF VE TOPRAK REFORMU LAFTA KALIYOR...

- "Zirai istihsal kooperatilerinin teşkili zaruri görülmektedir"  İzmir İktisat Kongresi'ne sunulan hükümet raporundan.

- "Köylü ve çiftçi üretimini ucuza satmaktan, ihtiyaçlarını pahalıya karşılamak yüzünden takatten düşmüştür" dedi Meclis'te Menderes. (Tabi Başbakan olmadan önce. D.E.)

- 1945'te çıkarılan Çiftçiyi Toğraklandırma Kanunu büyük arazi sahiplerinin çıkarlarına bir tehdit olarak görüldü. Adnan Menderes, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, Emin Sazak, Halil Menteşe gibi büyük toprak sahipleri Halk Partisi'nden ayrılarak, Demokrat Parti'nin kuruluşuna öncülük ettiler...(kanunla ilgili) uygulama için gerekli tüzük 1947'yi buldu. Bu tarihte artık büyük arazi mülklerinin kamulaştırılmasıyla ilgili istek tamamen ortadan kalkmıştı.

- 1945'te çıkarılan Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu'nu yürürlüğe koymakla görevlendirilen kişi Tarım Bakanı olarak atanan Adana'nın büyük toprak ağalarından Cavit Oral'dı. Böylece büyük özel mülkiyetin kamusallaştırılması hedefi gündemden çıkarılmış oluyordu.

KOMÜNİZM KAYGISI DA PARA ETMİYOR

- (2. Dünya Savaşı sonrası komünizm korkusu, Recep Peker Meclis'te konuşuyor, D.E): "..çiftçi yeter toprağa sahip edilmezse, yurttaşlar evsiz barksız bırakılırsa, iş hayatı kavgasız esaslar üzerinde yürütülmezse, sermaye ve işçi arasında barış ve güven sağlayacak bağlar kurulmazsa, savaş sonunda azgın seller gibi her yöne akacak olan ideolojilerin nereden geldiği belli olmayan zehirli etkilerin toplumu, ulusal yapıyı içinden kaynatır ve toplum hayatını kökünden rahatsız eder. Eğer çiftçi ve toprak işi düzenlenirse toplumu hiçbir rüzgar sarsamaz..."

- Köylünün köyünde oturduğu, şalvarlıların ve kasketlilerin şıklığı bozulmasın diye Ankara'nın yeni caddelerine sokulmadığı statik bir Türkiye'ydi.

- ... ancak hükümetin dayandığı toplumsal siyasal destekte önemli bir yere sahip olan tacirlerin, tüccar tefecilerin çıkarları, köylülerin ürünlerini pazarladıkları piyasalardaki korumasız, örgütsüz dağınık ve zayıf durumlarının sürmesini gerektiriyordu.

KÖYLÜNÜN ÜRÜNÜ DEĞERSİZ

- 1 kilo buğdayın yıllık ortalama fiyatı 1929'da 12,6 kuruş iken 1931'de 4 kuruşa düştü. Birçok tacir ucuza aldığı buğdayı, destekleme alımı yapan Ziraat Bankası'na satarak kar elde etmeye başladı.

- Büyük arazi sahiplerine, zengin köylülere verilen ziraat kredilerinin verimlilik artırıcı yatırımlardan çok bu kişilerin tefecilik faaliyetlerini finanse ettiği söylenebilir.

- Hayvan sürülerine tahsis edilen çayır ve mera alanları 1949-2000 yılları arasında 386 bin kilometrekareden 170 bin kilometrekareye düştü. Aynı dönemde orman alanları 103 bin kilometrekareden 207 bin kilometrekareye, tarım alanları da 152'den 263 bin kilometreye yükseldi.

- Köylülerin iktisadi ve siyasi gücünün artırılması o dönemin koşullarında büyük arazi sahiplerini ürkütüyordu.

YABANCI SERMAYE İLE İLİŞKİLER

- Büyük şehirlerdeki tacir kesimi, bir hayli uzun azgelişmişlik boyunca, yabancı kapitalistlerle bağımlılık ikişkileri içinde işbirliği yapmaya koşullandırılmışlardı. Türk tacirler ve büyük arazi sahipleri yabancı sermaye çevreleri karşısında iktisadi bağımsızlık peşinde koşmak için bir neden görmüyorlardı.

- ...Cumhuriyet'ten önce Tükiye'deki yabancı sermaye ülkenin dış ticaretinin genişletilmesinde hayati öneme sahip bankacılık ulaştırma, liman ve liman kentlerinde kent hizmetleri sektörlerinde toplanmıştı... İmalat sanayiindeki yatırımların payı çok küçüktü.

SOVYET KREDİLERİ BİR 'İKAME...'

- Sovyetler'den alınan iktisadi yardımların, Türkiye'nin kapitalist dünya piyasasına olan bağımlılığını azaltmaya yönelik bir politikadan kaynaklanmadığını, yeni sanayileşme programı için kapitalist metropollerden sağlanmak istenilen mali ve teknik yardımların gerçekleşmemesi nedeniyle, bunun yerine ikame edildiğini göstermektedir.

- Fiyatların genel düzeyi 1938-43 arasında beş kat yükselirken, sanayideki gerçek ücretler yüzde 40 azaldı. Bu da sanayi işletmelerine olağanüstü elverişli biri piyasa sağladı.

SANAYİCİLER, TÜCCAR VE MEMURLUKTAN GELİNCE...

- 1968'de en az 50 kişi çalıştıran ve 21-50 arasında kurulmuş olan 230 işletmenin girişimcilerinin yüzde 53'ü sanayici olmadan önce ticaretle uğraşan ya da tacir  babaların çocuklarıydı... Tacirlerin sanayici haline dönüşmesi sürecinde 1923-50 arasında, çok kredi girişimciler açısından birincil ağırlık taşıyan ticaret etkinliklerinin yurt dışından ithal edilen mamul parçaların monte edilmesi ya da fındık, tütün ve zeytinyağı gibi tarım ürünlerinin ihraç edilmeden önce işlenmesi gibi etkinliklerle tamamlanması önemli rol oynadı.

- 1968'de en az 60 işçi çalıştıran ve 21-50 yılları arasında kurulmuş olan işletmelerdeki girişimcilerin yaklaşık yüzde 40'ı iş hayatına devlet sektörlerinden atlamışlardı. Bu oran 1931-40 döneminde kurulmuş şirketlerde yüzde 78, 1941-50 arasında kurulanlarda yüzde 31'di.

- ... fakir ailelerden gelen ve memurlukları sırasında maaşlarından biriktirdikleriyle sanayi sektörüne anlamlı fonlar yatırmaları sözkonusu olamayacak olan birçok devlet memurunun da sanayici haline geldiği görülmektedir... Görevleri nedeniyle sanayi ile içli dışlı olmuş bürokratlar kendilerine ortak aramış ve bulmuşlardır.

- 1950'de organize imalat sanayiindeki 165 bin kişinin yüzde 46'sı devlet kuruluşlarında çalışırken, 1976'da 738 bin kişinin yüzde 35'i devlet kuruluşlarına çalışıyordu. ...1991'de organize imalat sanayiindeki toplam 942 bin kişilik istihdam içinde kamu sektörlerinin payı yüzde 25'e indi.

- 1926-29 arasında ekonomide kullanılan toplam kaynakların yüzde 2'si yurt dışı finansmanla karşılanmıştı.. (sonradan) Avrupalı banka ve ticari kuruluşların Türkiyeli ithalatçılara açtığı kredilerin büyük boyutlara ulaşması, Türkiye'nin dış ticaret açıkları vermesine yol açtı.

- Yabancı Sermeyeyi Teşvik Kanunu ve Petrol Kanunu gibi önemli yasalar 1950'lerde Demokrat Parti iktidarınca çıkarıldı.

- 1941-43 arasında tarım ticaret hadlerindeki gelişme 'Yeni zengin hacıağa' tipini yerleştirdi... Tarlada Cadillac sürüp, Adana'da bar kapatan Hacıağa... 1950'lerin başında ithal edilen yüzlerce Cadillac, binlerce lüks otomobilin önemli bir bölümü Adana gibi Hacıağa bölgelerine kaydı.

- Bu büyük yabancı traktörlerin satın alınması büyük ölçüde devlet kredi kuruluşlarının sağladığıı fonlarla finanse edilmişti.

- Sanayiin GSYH içindeki payı 1926-30'da yüzde 15'den 1946-50'de yüzde 18'e, 1972'de  yüzde 30'a1990'da yüzde 32'ye, 2012'de yüzde 32'ye çıktı.