Yavuz'la kurbağası

Cemal YAĞCI 03 Mayıs 2020 Pazar, 13:11

Nisan ayının ortalarında tütün dikimleri başlardı.

Tütün fidanları selelere içiçe daireler şeklinde demetler halinde yerleştirilir, akşamdan at arabasına yüklenirdi.

Köylük yerde Mayıs dedin miydi okullar da tatile girer, küçük büyük demeden herkes tütün tarlasına koşardı.

Dikim zamanı havaların ısınmaya, doğanın da uyanmaya başladığı bir mevsime denk geldiğinden çocuklar için de tütün işlerinin en keyifli dönemiydi. Yeni sürülmüş toprak mis gibi kokar, atın çektiği pulluğun arkasından takip eden Yavuz gibi henüz iş verilecek çağa gelmemiş küçük çocuklar sürülen toprağın altı üstüne gelirken ortalığa saçılıveren hamster kadar, minicik kahverengi tarla farelerini kovalarlardı.

Sürülen tarlanın üzerinden daha sonra tırmık çekilir, en sonunda da büyük düz kenarlı tomrukla sürgülenirdi. Küçük bir çocuksanız isterseniz sürgünün üzerine oturur, sürgüyü çeken atı seyrederdiniz.

Uzatmayalım. İşte böyle başlayan bir tütün dikme mevsiminde Altıntepe'deki tarlaya ulaşmışlardı. Artık yaz boyu geceli, gündüzlü burada yaşayacaklardı ve babası artık evleri olacak çardağı yapmak üzere işe koyulmuştu. Çevrede ağaç boldu, hemen aşağıda dere boyundaki çınarlardan tırpanla önce kalın dallar kesildi. Bir karenin dört köşesine gelecek şekilde dikmeler toprağa çakıldı. Üstlerinden yine kalın dallarla birbirlerine bağlandılar. Kargılar çatıyı örtmekte kullanıldılar, yapraklı çınar dallarından duvarlar örüldü. Yağmur geçirmesin diye çatısına bir naylon örtüldü, sonra örtünün üzerine de sazlardan, kamışlardan sağlam bir gölgelik meydana getirildi. Üç tarafı bu şekilde duvar gibi kapatılan çardağın güneye bakan ön kısmı açıklıktı. Yere büyükçe bir kilim serildi. Yatacakları ince döşekler ve yorganlar en dipte bir yüklük gibi yerleştirildi. Ocak yeri, dumanın içeriye en az geleceği şekilde taşlardan döşendi. Ortasına sacayağı konuldu. Bu arada toprak testilere aşağıdaki çeşmeden soğuk su dolduruldu.

İşte bütün bunlar olup biterken Yavuz babasıyla birlikte ağaç kesmeye gittikleri dere boyunda büyülenmiş gibi kalakaldı. Babası ve abisi dalları sırtlanıp götürdüler, o ise deredeki kurbiş adını verdiği iribaşları seyre daldı. Küçüklü büyüklü yüzlere "kurbiş" suyun içinde bir o yana bir bu yana seğirtip duruyorlardı. Hepsinin boyu, rengi, kuyruğunun uzunluğu farklı farklıydı. Derenin kenarında kurbişlere küçük bir havuz yaptı ve onların oyunlarını seyre daldı, her yandan vırak vırak kurbağa sesleri yükseliyordu. Ağaçlarda yüzlerce kuş sanki Yavuz çekilse de karnımız doyursak der gibiydiler.

Annesinin yemeğe çağıran sesiyle kendine geldi. Yukarıya tarlaya koşa koşa çıkarken nefes nefese kalmıştı, üstelik terlemişti, dereden gelmesine rağmen elleri de yosunlarla, kurbişlerle, çamurla oynamaktan görünmeyecek haldeydi. Annesi, "ne bu halin" diye çıkıştı, "çabuk çeşmede elini yüzünü yıka da gel".

Artık yavaş yavaş hava kararmış, serinlemişti ortalık. Çizgili pijamalarını giydiler ve iki kardeş bir yatağa yattılar. Sen nerdeydin, neler yaptın bakayım bugün dedi ağabeyi. Deredeydim dedi. Kurbişlerle oynadım. Abisi, biliyor musun? Onlar da büyüyüp kurbağa olacaklar dedi. Çok şaşırdı Yavuz, nasıl yani? kurbişlerin uzun kuyrukları var kurbağaların yok? İşte büyüdükçe kuyrukları kısalacak, ayakları çıkacak ve sonra onlar da vırak vırak ötmeye başlayacaklar. Allah Allah ne tuhaf şey diye düşünürken uykuya daldı.

Rüyasında kurbişlerin büyüdüklerini gördü, önce şişmanladılar, sonra kuyrukları kısaldı ve dört ayakları çıktı. En sonunda hepsi birer minik kurbağa oluverdiler. Bir tanesini çok sevdi Yavuz, arkadaşım koydu adını. Ona derenin kenarında küçük bir havuz yaptı, üç tane yassı, yuvarlak taş buldu, onlarla da bir yuva yaptı. Eline aldıkça onun nasıl da büyüdüğünü, renklerinin güzelleştiğini fark ediyordu. Küçük kurbağa birden vıraak! Senin adın ne? Diye sordu. Çok şaşırmadı Yavuz, sanki aynı dili konuşuyorlardı. Benim adım Yavuz, sana arkadaşım diyebilir miyim? Elbette diyebilirsin dedi minik kurbağa, ama ben sana uzun süre arkadaşlık yapamam ki? Ben her zaman gelirim senin yanına, dedi Yavuz. Leylekler gelmeye başladı dedi minik kurbağa, ben de çok geçmez diğer arkadaşlarım gibi leyleklere yem olurum. Ben sana suyun derinliklerinde sağlam bir yuva yaparım. Leylekler gelirken de sana seslenir uyarırım. Peki dedi minik kurbağa.

Sabah uyanır uyanmaz abisine  rüyasını anlattı. Kurbağalar konuşmaz ki dedi abisi, anca vıraklamayı bilirler. Annesi babası işe koyulmuşlardı. Kahvaltıları bir tepside hazır duruyordu, yumurtalarını yediler. Yavuz doğru dereye koştu. Oh, yuvası yerinde duruyordu ve arkadaşı da oradaydı. Biliyor musun ben rüyamda seni gördüm ve seninle konuştum dedi Yavuz. Vırak! Dedi minik kurbağa. Ona suyun daha derin kısmında daha büyük taşlardan yeni bir yuva yaptı Yavuz. Leylek gelince taşın en dibine saklanırsın dedi.

Annesi yemek zamanının geldiğini haber verdi, doğruca çardağa koştu. Yer sofrasına otururlarken annesi havadaki leyleği gördü, çocuklara gösterdi, mevsimin ilk leyleğini havada görürseniz o yıl çok gezeceksiniz demektir, dedi. Yavuz  bunu duymadı bile, apar topar sofradan kalktı ve hızla dereye koşmaya başladı.

Bir yandan da başını göğe kaldırmış bağırıyordu. Hey leylek çekil ordan, orda benim arkadaşım var!

Lak lak lak git işine be çocuk dedi Leylek, bana ne senin arkadaşından. Leylek daha hızlıydı, Yavuz koşuyordu ama leylek dereye varmıştı bile. Hızla dere kenarına indi ve bir kurbağayı kaptığı gibi havalandı. Yavuz nefes nefese dereye ulaşıp yuvaya baktı: Vırak! dedi arkadaşı, teşekkürler arkadaşım sen olmasan beni kapıp götürecekti, iyi ki bu yuvayı bana yapmışsın, gagası bana kadar uzanamadı ama bir arkadaşımı aldı gitti, çok üzgünüm.