Canan EKİNCİ YILMAZ 29 Ekim 2017 Pazar, 05:01

Doğduğum gün, 40 yaşında genç bir devlete gözümü açtığımı bilmiyordum elbette.

Ne 40 yıl öncesinden haberim vardı, ne de daha öncesinden.

Dünya benim doğumumla dönmeye başlamıştı sanki.

Sokaklarında koşup oynuyor, okullarında okuyor, bayramlarını kutluyordum.

Büyüdükçe önce evde konuşulanlardan, sonra da okuduğum kitaplardan öğrenmeye başladım geçmiş günleri. 

Benim olmadığım günlerde neler yaşanmıştı böyle.

Benim büyüdüğüm şehirlerden kimler gelip geçmişti yüzyıllardır.

Kimlerin izleri vardı bu topraklarda? Kimlerin alın teri, kimlerin kanı, kimlerin canı ile gelmiştik bugünlere?

Tarih dipsiz bir bir kuyuydu ve yaşananların tümü o kuyunun içinde eriyip gidiyordu.

Ben Atamı biliyordum...

Kendisi de bir Osmanlı subayı olan Mustafa Kemâl, yaşanan gidişattan Osmanlı'nın uçuruma sürüklendiğini, 'İstanbul'un saltanatı kurtarmak için Anadolu'yu gözden çıkarttığını ve yoksul ve eğitimsiz halkın celladın önüne boynunu uzatmış bir kurban misali çaresizlik içinde bekleştiğini görünce Anadolu'ya geçmiş ve bir milletin kurtuluş harekatını başlatmıştı.

Milletin büyük çoğunluğu bu harekata katılmış, memleket topyekun bir mücadele ile kendisine layık görülen kaderden kurtulmuştu. 
Kitaplardaki tarih, büyüklerimden dinlediğim anılar ile daha bir detaylanıyor, her şey gözümün önünde bir bir canlanıyordu.

****

29 Ekim 1923 günü ilan edilen Cumhuriyet'ten 40 yıl sonra, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bireyi bir Türk çocuğu olarak doğmuştum ben.
Lakin Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki kadar şanslı değildim.

Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki o coşku, o heyecan ve o ivme, benim büyüdüğüm yıllarda yerini tökezlemelere bırakmıştı.

Su uyumuş düşman uyumamıştı.

Galiba bu filmin alt yazısında "Aydınlık ve medeni olmak sizin neyinize" yazıyordu...

Atatürk gençliğinin aydınlığından korkan her kim ise, aydınlığa düşman, ülkesine düşman, milletine düşman çocuklar yetiştiriyordu derin karanlıklarda.

O çocuklar ne Dünya tarihini, ne de Cumhuriyet tarihini okumuyor, hiçbir şey araştırmıyor, hiçbir şey sormuyor, hiçbir şey sorgulamıyor ve kendilerine belletilenlerin tek doğru olduğunu varsayıyorlardı.

Bu cenahı yetiştirenler, kıvama gelen gençleri birer birer ortaya salıp, ülkenin profilini yavaş yavaş değiştiriyorlardı ve ülke gittikçe Araplaşıyordu...

Dünya devletleri eski imparatorluklarını eski halleriyle diriltmeye çalışma peşinde değilken ve varlıklarını bilim, sanat, spor, kültür ve ekonomileri ile kanıtlarken, bizim Osmanlıcılık oynamaya kalkışmamız, bilime, sanata, spora ve kültüre vebalı gibi bakmamız, ekonomiyi ise Arap parasıyla ayakta tutmaya çalışmamız epeyce bir paradoks yaratmıyor muydu?

****

Biliyoruz ki bu coğrafya zor bir coğrafyadır ve bu coğrafyada sadece Türkler bin yıl yaşamıştır.

Bu devleti yaşatabilmek için ayrıştırmaları bir kenara bırakmak, gücünü kendi halkından almak ve devleti yaşatmaya odaklanmak lâzımdır.

O zaman ayrışma ve ayrıştırma meraklılarına soralım:

Biz Atatürk gençleriyiz, ya siz kimin gençlerisiniz?

Biz vatana ihanet etmedik, ya siz neyin peşindesiniz?

Ey efendiler,

BU BAYRAM HEPİMİZİN,

Bırakınız artık bu hezeyanları,

Vatan elden gidiyor, kendinize geliniz...