Canan EKİNCİ YILMAZ 14 Ocak 2020 Salı, 00:02

Ülkemiz, halkının siyasetle en çok uğraştığı, siyaseti hayatın her alanında konuştuğu ülkeler sıralamasında epey üst sıralardaymış.

İletişim Uzmanı Didem Büyüktaş, yaptığı araştırmalar neticesinde dünyadaki hiçbir ülkede Türkiye'deki gibi sosyal medya üzerinden siyaset konuşulmadığını belirterek, "Bugün bizim sosyal medyamızda siyaset çok önde ve dünyada bizim kadar önde değil bu kavram. Siyaset bizim toplumuzda kahveden taksiye, otobüsten dolmuşa her yerde konuşulduğu için sosyal medyada da en çok konuşulan konu siyaset. Açıkçası siyasette gündem belirleyicilerimiz ve siyasette algı yönetenler sosyal medyayı çok ciddi anlamda provake edebilir, yönlendirebilir veya bugünkü tartışma ortamlarını oluşturabilirler. Siz bir kişiye konuştuğunuz zannederken onun listesinde 5 bin kişi varsa, siz aynı anda 5 bin kişiye konuşuyorsunuz. Doğal olarak o 5 bin kişiden de tepki alabiliyorsunuz. Siz bugün siyaseten arkadaşınıza bir çift laf ediyorsunuz, arkasından başka kanallardan 30 tane laf duyuyorsunuz. Ve hiç tanımadığınız insanlardan." demiş.

2017 yılında verilen bu röportajın üzerinden yaklaşık 3 yıl geçtikten sonra bugün geldiğimiz durumda bir değişiklik yok. Hatta sosyal medyada ya da sair yerlerde siyaset ve gündem konuşulmuyorsa "konuşulmuş" sayılmıyor.

Herkes her şeyi biliyor. 
Herkes her şeyi diğerlerinden daha fazla biliyor. 
Herkes bir anda sevinip herkes bir anda üzülüyor. Bir diğeri kendisiyle aynı anda sevinip üzülmüyorsa hemen suçlayıcı bir pozisyon alınıyor.
Sevinçlerle üzüntülerde de birlik olunmuyor. Birinin çok üzüldüğüne birisi çok sevinebiliyor mesela.
"Oh olsun!" nidasının ardından kurulan cümleleri okumaya insanın canı yetmiyor.

Sosyal medya böyle de dışarısı farklı mı sanki?
Televizyon zaten birkaç kişinin tekelinde, kaldır kondur aynı muhabbetleri yapıp iç bayıltıyorlar.
Ev buluşmalarında, arkadaş sohbetlerinde ve kahve muhabbetlerinde de gündem hep siyaset.
"Bizimkiler iyi, sizinkiler kötü!" cümlesinin dışına çıkamayan bir siyaset üstelik.
En acısı da, siyaset üstü olması gereken, kadın cinayetleri, kadına ve çocuğa şiddet, çevre gibi konular siyasete kurban veriliyor. 
Kimse 'ne yapıyorum' diye kendisine sormuyor...

Oysa halkın sürekli siyaset konuşması gerekmez.
Onlar seçtikleri kişileri meclise gönderirler, başlarına bir de başkan seçerler, onlar da kendilerine verilmiş görevi görev süreleri bitene kadar ifa ederler, eğer halk gidişattan memnunsa bir dönem daha seçilirler, yok değillerse bir diğeri geçirilir işin başına.
Sonra da herkes kendi işine döner.
Devlet başkanı devlet işlerini halk için, insanlar da bireysel işlerini toplum için en iyi şekilde yapmaya çalışırlar.
Devlet işi memuriyettir. Mesai gerektirir. Karşılığında da memura "halktan toplanan vergilerden elde edilen paradan" maaş verilir.
En alt makamdan en üst makama sistem böyle çalışır.
Makam yetkidir, yetki kendine kullanılmamalıdır.
Kendine kullanılacak olan kısım "maaş"tır.

Eğer ki seçilen kişi kendisini seçen ve maaşını ödeyen halka "yamuk" yapmaya başlarsa, insanlar arasındaki makas her geçen gün daha açılırsa ve eşitsizlikler insanları canından bezdirecek hale gelirse halk kendi içinde fısıldaşmaya başlar önce.
Fısıldaşmalar uğultuya, uğultu da gürültüye döner.
Fısıltılara kulak vermek yerine fısıldaşanları kulağından tutup içeri atınca fısıltıları susturdum zanneder halka "yamuk" yapan akıl.
Nasıl bir akılsa, kendi gidişatını düzeltmek yerine susturmayı tercih eder.

Sade bir vatandaş olarak ben bu kadar siyaset konuşmak istemiyorum mesela.
Ben kendi çapımda kendi hayatıma sahip çıkayım, kendi işimde gücümde olayım, çoluğuma çocuğuma bakayım, çevremi temiz tutayım, öğreneyim, öğreteyim, sanatla ve edebiyatla besleneyim, kısacası, insanca yaşayayım istiyorum. 
Ülkemi idare etmek için seçtiklerimin ya da seçmediklerimin kararları benim ve ülkem için faydalıdır diye düşünmek istiyorum. 
Bu güven ile ülke işlerini yöneticilere bırakmak istiyorum.
Ancak bırakamıyorum...

Peki neden bırakamıyorum?
"Bir ülkede edebiyat ve sanattan çok siyaset konuşuluyorsa o ülke üçüncü sınıf bir ülkedir." der Nietzsche.

Ülke iyi idare edilmiyor, yöneticiler işlerini iyi yapmıyor, insanlar insanlık dışı koşullarda yaşıyor, hem maddi hem manevi olarak sanatla ve edebiyatla ilgilenmeye sıra gelmiyor demektir bu.
Birinci sınıf yollarımız, birinci sınıf arabalarımız, birinci sınıf evlerimiz, birinci sınıf saraylarımız olması ile birinci sınıf ülke olamıyoruz demektir.
Birinci sınıf evlerde birkaç kişi oturup, birinci sınıf arabaları birkaç kişi kullanıp, birinci sınıf otoyollardan birkaç kişi geçiyorsa makas çoktan açılmış demektir.
Huzur ve refah genele yayılmadıysa, insanlar gelecekten ümidi kesmiş ya kendi canlarına ya da ailelerinin kıyabiliyorlarsa, geleceğin teminatı gençler-öğrenciler yemek parası için sokaklara dökülüyorsa, ilişkiler rayına oturmamış, toplumsal cinsiyet bilinci gelişmemişse, sevgi dili yerine durmaksızın sivri bir nefret dili kullanılıyorsa, iktidardakilerin yaptığı her işten şüphe duyuluyor ya da kayıtsız şartsız güven duyuluyorsa, konuşması gerekenler konuşmuyor, susması gerekenler susmuyorsa, birinci sınıf bir hayat yaşamıyoruz demektir.

O zaman da televizyondan radyoya, kahvehaneden sosyal medyaya, kadın günlerinden okul sıralarına,
Bla bla bla bla...
Da,
What fayda!