Baştan ayağa mobbing!

Canan EKİNCİ YILMAZ 21 Şubat 2021 Pazar, 14:00

Nefret dilinin tek dil olmaya evrildiği şu günlerde, o dili bilmeyen insanlar kendilerini muhafaza etmek için suskunluğa sığınıyor. Belki de suskunluğunun altında, konuşursa kendini o dile kaptırma korkusu yatıyor.

Öyle acı ki konuşulanlar, öyle kötülük dolu, öyle yırtıcı, öyle tırmalayıcı, öyle vahşi, öyle nefret dolu ki kullanılan dil, bu dile sahip olmak için nerelerde neler yaşandı, nerelerde neler öğretildi diye sormadan edemiyor insan.

İyi-Kötü

Herkes doğuştan belli imkânlara sahip olamıyor malum. İnsanlık var olalı beri de olmadı.

İçine doğduğu coğrafya, içine doğduğu ülke, şehir, ev, kucaklarına bırakıldığı aile, aile bireylerinin hayata bakışı, koşturduğu sokaklar, gittiği okullar, edindiği arkadaşlar, hepsi kişiyi an be an şekillendiriyor.

İyi şartlara doğan her insan iyi olmadığı gibi, kötü şartlara doğan her insan da kötü olmuyor. 

İnsanın iyiliğini ya da kötülüğünü, beslendiği sofradaki yemekler değil, içinde yaşadığı toplumun kendisini ne ile beslediği belirliyor.  

Kişi iyilikle beslenirse iyi, kötülükle beslenirse kötü oluyor.

Çalışkan ve sebatkâr insanlar, hayatın dengesizliği içinde kendisine yer bulmaya çalışırken şikâyetlenmek yerine çabalamayı öğreniyor.

Yıllarca nefret dili ile beslenen, mağdur edebiyatını kendine şiar edinen, içi hınç ve öfke ile tıka basa doldurulmuş insanlar toplumun orta yerine pimi çekilmiş bir bomba misali bırakılınca, nerede patlayacakları belli olmuyor.

Zannediyorlar ki memlekette, hattâ dünyada mağdur olan sadece kendileri ve kendileri dışındaki herkes güllük gülistan yaşıyor.

Çirkin

Kürsülerde hep bu dil, ekranlarda hep bu dil, yazılarda hep bu dil...

Ağızlardan tükürükle karışık çıkan sözcükler, imalar, meydan okuyan bakışlar, buraların ağası biziz tarzı külhanbeyi tavırlar. 

Ne bir kucaklayıcılık, ne bir bağlayıcılık, ne bir paylaşımcılık, ne bir samimiyet, varsa yoksa kükreme. 

Cumhurbaşkanımız da Ak Parti Genel Başkanı olarak aralıksız her gün ekranlardan kükrüyor.

Kızıyor, bağırıyor, hakaret ediyor, aşağılıyor. Prompterlarda yazılanların okunması bitince bugünkü vazifesini de yerine getirmiş olarak evine huzurla dönüyor.

Alt kadrolar da açılan yolda, gösterilen hedefe doğru gözlerini kırpmadan ilerliyor, yarım kalanları da onlar tamamlıyor.

Zamanında el ele kol kola yol yürüdükleri eski yol arkadaşları ile ettikleri kavgalar caddelere, sokaklara taşıyor. Haliyle memleket ahalisi de aynı ağız ile birbirine giriyor.

Akıllı uslu ve sakin konuşanlar izlenmiyor, dinlenmiyor, okunmuyor.

Varsa yoksa hamaset.

Memleket adeta hamasetten besleniyor.

Hiddetli ve Şiddetli Dil

TBMM AK Parti Grup Başkanvekili, TBMM 25. ve 27. dönem Ak Parti Tokat Milletvekili Avukat Özlem Zengin'in (Özlem Hanım unvanını çok önemsediği ve sürekli üstüne basa basa söylediği için ben de tam yazmak istedim.) Meclis'te gündeme gelen çıplak arama iddialarına yanıt verirken yaptığı konuşma esnasındaki beden dili ve "Bir kadını çıplak arayacaksın, dakikasında bundan rahatsızlığını beyan eder, bir sene beklemez. Onurlu kadın, ahlaklı kadın bir sene beklemez" sözleri haliyle ve haliyle büyük tepki çekti.

(Filmlerde gördüğümüz, röportajlarda izlediğimiz kadarıyla o öyle olmuyor Özlem Hanım. Bu sözlerinizi bir kez daha değerlendirin isterseniz.)

Özlem Hanım'ın kadın hakları üzerine çalışmaları var. Ancak anladığım kadarıyla onun kadın haklarından anladığı türbanlı kadınların hakları.

Olsun, kadın kadındır.

Kadınlığıyla ve türbanıyla ve şortuyla ve saçıyla ve kaşıyla değerlendirilemez.

Türban Out, İnsan Hakları In

Yıllardır sıcak tutulmaya çalışılan ama artık soğuyup anlamını yitiren türban kavgasında, türbanı olanlar türbanı olmayanların iyi şartlarda yaşadıklarını düşündüler hep. Oysa ki başında türban olmayanlar da zor şartlarda okumaya çalışıyordu. Ki onların pek çoğu türbanlı arkadaşlarına destek verip, türbanını çıkartmadan derse girmek isteyen arkadaşlarının haklarını savundu. 
İşler hallolup "türban hasıl olunca" açık kızlar perdesiz pencereye benzetilerek dışlandı. 

Nihayetinde dere geçilmişti. Artık birlikteliğe hacet yoktu...

Şimdilerde gençlere bakıyorum da, hiç kimsenin artık böyle bir derdi yok. Türban mağduriyeti anlamını yitirmiş, yerini el ele, kol kola verdikleri insanlık ve insan hakları mücadelesi almış.

Böylece mağduriyetten beslenen ahtapotun bir kolu (kolun yeniden çıkması için büyük gayret sarf edilse de) kesilmiş. 

Terörist olan PKK

Gördüğüm kadarıyla, Halkların Demokratik Partisi HDP kendini PKK'dan ne kadar uzaklaştırmaya çalışıyorsa, PKK da kendini HDP'ye bir o kadar yakınlaştırıyor.. 

Yıllarca rehin tutulduktan sonra kurtarma operasyonu sırasında PKK tarafından vahşice katledilen evlatlarımızın öyküleri PKK'ya nefret olarak yansırken, bir el bu nefreti HDP'ye ve HDP seçmenine yönlendiriyor.

Parti olan HDP

15 Ekim 2012'de kurulan, Haziran 2015 Türkiye genel seçimlerinde seçimlerinde yüzde 13,12 oy alarak 80 milletvekiliyle TBMM'ye giren, sonrasında kurulan 63. Türkiye Hükûmeti'nde iki bakanlıkla temsil edilen HDP, mecliste sandalyesi bulunan resmi ve yasal bir parti.

Vatandaş olarak bu partiye oy verirsin ya da vermezsin ama varlığını kabul edersin.

İktidar olarak diğer partilerle seçimlerde yarışırsın ama yarışı kazanmak için yarışçıları ve izleyicileri çekip vurmazsın.

Mobbing

Bu hiddet, şiddet ve nefret dili ülkenin kılcal damarlarına kadar yayılıp, insanlar arasında "bezdirme taktiği"ne, yani mobbinge dönüşüyor. 

Geçtiğimiz günlerde Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde görevli asistan doktor Mustafa Yalçın "Kayak yapmaya gidiyorum" diyerek evden çıkmış ve saat 11:00'de girmesi gereken ameliyata gitmeyince durum jandarma ve polise bildirilmiş, arama kurtarma ekiplerinin çalışmaları sonunda Yalçın'ın cansız bedeni Uludağ'da bulunmuştu. Yalçın kendi hazırladığı ilacı kullanarak kendi hayatına son vermişti. Ardında ise 6 sayfalık bir mektup bırakmış ve mektupta kız arkadaşının da kendisiyle aynı serviste görev yaptığını, bazı kişilerin kız arkadaşıyla birlikte kendisine mobbing uyguladığını belirtmişti. Haberde, mektupta "Ben bu hayattan keyif almıyorum. Artık yaşamak istemiyorum" dediği yazıyordu.

Soralım o zaman, bir insana canından bezdirecek kadar eziyet etmek hangi ahlâka, hangi vicdana sığar?

Kendinize gelmeniz için illa ki birilerinin ölmesi mi lazım?

Ölüm de mi kendinize getirmiyor sizleri?

Ezilmemek için ezmek üzerine kurulu bir düzende kim ne kadar mutlu ve başarılı olabilir?

Kaybeden "kişi/insan" gibi görünse de, kaybedilen "ülke/insanlık"tır. 

Gülümsesek de mi geçsek, gülümsemesek de mi geçmesek? - 1

Ölümünün 103. yıl dönümü için II. Abdülhamid'in türbesi önünde toplanan Devlet-i Aliyye Ocakları üyeleri, padişahın IV. kuşaktan torunu ve kurucu başkanları Kayıhan Osmanoğlu'nu mehter takımı ve "Yolun yolumuzdur şehzadem" sloganlarıyla karşıladı. Sultanahmet meydanına çakarlı araçlarla gelen Kayıhan Osmanoğlu, araçtan kapısı açılarak indi, hazır kıta bekleyen fesli dernek üyeleri kendisine doğru slogan atarak yaklaştı,  şehzade kendisini karşılayanlara baktı, onlar slogan attı, o baktı, baktı, baktı. Sonra video bitti.

Osmanlı tarihini dizi filmlerden öğrenenler, Osmanlıyı Osmanlıspor olarak anlayanlar ve Osmanlı ailesini diriltmek için uğraşanlar Osmanlı tarihini, dünya tarihini ve Türk tarihini ne kadar biliyorlar bilmem. 

Osmanlı İmparatorluğu Sezon II'yi yüklemek isterken kendileri için ne bekliyorlar onu da bilmem.

Kapıkulluğu mu, Yeniçeri Ağalığı mı, Sadrazamlık mı, ne? 

Gülümsesek de mi geçsek, gülümsemesek de mi geçmesek? - 2

2017 yılında Binali Yıldırım'ın "Sosyal Medya'daki Yazılı Dil Yozlaşması" üzerine yaptığı konuşma metni ile 2021 yılında Cumhurbaşkanı'nın aynı konu üzerine yaptığı konuşma metninin bire bir aynı olmasına gülümsesek mi gülümsemesek mi, ne dersiniz?

Ülke istikrarını sürdürüyor ne güzel mi desek, metin yazarları "copy-paste" ile günü kurtarmış mı desek yoksa dört yıl arayla aynı metnin okunduğunu kimin fark ettiğini ve sosyal medyaya kimin servis ettiğini mi sorgulasak?

Metin yazarlarının da işi zor

Her gün bir konu bulacaksın, uzun uzun anlatacaksın, yazacaksın yazacaksın yazacaksın.

Malum, Cumhurbaşkanı her gün en az bir kez uzun bir konuşma yapıyor. Pardon, okuyor.

O konuşmalar içinde dün ak denene bugün kara denmiş, dün haykıra haykıra söylenen bugün inkar edilmiş, kimin umurunda...

Demeden geçemeyeceğim; Prompter'dan okuma dersinden not vermiş olsam, Binali Yıldırım 3, Erdoğan 5 alırdı.

Bugünler epey hareketli geçiyor kısacası

Her cenahtan, her kafadan bir ses çıkıyor.

En ufak bir muhalif ses, (bknz: "Uğur Dündar'ın sunduğu programdaki sözleri nedeniyle 'Cumhurbaşkanı'na hakaret' iddiasıyla 4'er yıl 8'er aya kadar hapisle cezalandırılmaları istenen Müjdat Gezen ve Metin Akpınar'ın yargılandığı davanın ikinci duruşmasında savcı mütalaasını açıklayarak usta sanatçıların cezalandırılmasını talep etti."), hemen kesilmeye çalışılıyor.

Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum: "İletişim Başkanlığı'nı eleştirmek devleti eleştirmektir" diyor.

Boğaziçi Üniversitesi'nin istenmeyen rektörü Melih Bulu, "Bana dokunan devlete dokunmuş sayılır!" diyor.

Boğaziçili öğrenciler olsun, öğretmenler olsun, tüm muhalif kişiler terörist ilan ediliyor.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Gara'daki şehitlerle ilgili sorduğu sorulara karşılık T.C. Cumhurbaşkanı'ndan "Terbiyesiz herif!" cevabı alıyor.

Tepeden Tırnağa Mobbing

Ülke olarak mobbing içinde yaşyoruz kısaca.

Baştan ayağa kim kime dişini geçirebilirse ona mobbing uygulayıp canından bezdirmeye çalışıyor.

Yetmediyse daha saldırganlaşıp daha sertleşiyor.

İçeri alıyor, gözdağı veriyor, tutukluyor...

Kimse kendisi gibi olmayan hiç kimseyi sevmiyor.

Kendisi gibi olduğunu düşündüğü kişilerin içini ise hiç kimse bilmiyor.

Ne demiştik bir zaman hatırlayın:

Muhalifi bırak, haine bak!

Bak bak, daha iyi bak...