CHP'nin en heyecanlı dönemi!

Bülent ASLANHAN 16 Kasım 2019 Cumartesi, 01:04

Bana sorarsanız Cumhuriyet Halk Partisi'nin en heyecanla yaptığı işler parti içi yarışa sahne olan delege seçimleri, ilçe ve il kongreleri ile kurultayın seçimli olanları.

Bu süreçler başladığında partiye ciddi bir dinamizm geliyor.

Toplantılar, kulisler, adaylar, ittifaklar, birleşmeler, ayrışmalar, gece buluşmaları, akşam "tamam" denilen sabah bozulan iş birlikleri, kongre salonlarının telaşı, koşturmacası, hararetli listeler, listeye girenler- giremeyenler, seçilenler-seçilemeyenler, uzayıp giden yıllar...

Bu enerji ve hareketlilik güzel. Dinamizm güzel, ufak tefek gerginlikleri dikkate almazsak bir arada olmak, yarışmak, demokratik tercihleri kullanmak güzel.

Sanırım yıllardır eksik olan şey ise bu dönemlerde siyasetin daha az konuşuluyor olması. Siyasal tartışmalardan öte, bildik geleneklerin hâkim olduğu atmosferleri yaşamak.

Bursa'da da bu heyecanlı günler yine başladı.

Bizim mahalledeki mahalle delegeliği seçimine gittim ve oyumu kullandım.

Benzer bir tekrarı yaşadım diyebilirim. Birbirinden farklı listeler vardı ve aralarındaki fark siyasal olarak açıklanmıyordu. Tartışmanın ana ekseni "mahalle delegesi" olmayı kimin daha çok "hak ettiği" yönündeydi. Doğal olarak daha kalabalık gelenler hak etmiş olarak sandıktan çıkıyordu.

Diğer mahalleleri sordum, benzer bir durum olduğunu söyledi arkadaşlar.

Derdim mahalle delege seçimlerini anlatmak değil elbette.

Kulis haberleri, kim nereye aday, kim kimlerle ittifak yapacak, ilçede ittifak yapanlar, il kongresinde ne yapacak, kimin şansı daha çok, kimin şansı az vs. gibi çok ilgi uyandıran "kongre kulislerini" merak edenler için başta Yüksel Baysal olmak üzere yazan arkadaşlarımız var. Onların takip edilmesini ve başlangıç meraklarının giderilmesini öneririm.

Ben bu süreci önemli kılan siyasal koşulları tartışmak istiyorum biraz.

Bu tartışmayı değişik illerde "Gelecek İçin Biz" ekibinden arkadaşlar yürütmeye çalışıyor. Çok anlamlı bir iş yaptıklarını düşünüyorum. Bu süreci olanak olarak görerek partimizin "siyasal ihtiyaçları ve yönelimleri" açısından bir tartışma zeminine, zenginliğine ihtiyaç olduğu ortada.

Bu kadar sade ve özel bir dönem yani.

Kongreler ve kurultay takviminin başlamış olması önemli. Bu dönemde belki de partimizin siyasetini ve kadrolarını belirleyecek tartışmaları başlatacağız ya da geleneksel seçim maratonu yaşanacak ve bitecek.

Bursa'da CHP mahalle delege seçimleri yapılıyor

İhtiyaç ortada, kurultay takvimi de, ülkemizin sorunları da. Dünyanın gidişatı da aynı sorulara yanıt aramamızı gerektiriyor.

- Partimizin ana siyasi hattı ne olacak?

- Partimizin iç işleyişi ne kadar demokratik olacak?

Yani nasıl bir parti olduğumuza karar vereceğimiz bir süreci yaşıyoruz.

Bu süreci önemli kılan bir başka unsur da kongrelerin yerel yönetimlerde elde edilen başarı sonrasında yapılıyor olması. Kongrelerde bu sonucun elde edilmesindeki dinamikleri çok iyi analiz etmek zorundayız.

Toplumda oluşan dayanışmaların, ekonomik krizin, diğer partilerin koşulsuz desteğinin, toplumsal muhalefetin katkısını iyi okumalıyız.

Referandumdaki hayır oyları ile yerel seçimlerdeki oyların yakınlığı önemli bir referans aslında.

Sonucu sadece "kendiliğinden harekete" ya da "kişilere" bağlayan anlayış bize iktidar perspektifini kaybettirir. Nitekim savaş tezkeresi tercihimiz, şu anda yapılacak bir seçimde aynı başarıyı engelleyecek bir unsura dönüşmüş durumdadır. Bunu görmeli ve hissetmeliyiz.

Dünya konjonktürü de önemli kılıyor bu süreci.

Dünya bir savaş ve kriz ikliminde. İrili ufaklı onlarca savaş yaşanıyor. İklim krizi ve küresel ısınma teori olmaktan çıkıp gerçekliğe dönüşmüş durumda. BM, AB, NATO, AİHM gibi oluşumlar tarihlerinde olmadıkları kadar sorgulanıyorlar. Tarihin sonu olarak ilan edilen neo-liberalizm, başta ekonomi olmak üzere krizlerin sorumlusu olarak teşhis ediliyor.

Geleneksel örgütler, örgütlenme modelleri ve ideolojiler de kriz yaşıyor. Tüzüğümüz ve Programımızın referans verdiği "Sosyal Demokrasi" de derin bir kriz yaşıyor. Avrupa sosyal demokratları, neoliberal yıkımı durduramadıkları için kendilerini sorguluyorlar. 21. Yüzyıl Sosyalizmi, Demokratik Sosyalizm tartışmaları yapılıyor. Ağırlıklı olarak krizlerin "soldan aşılması" üzerinde uzlaşılıyor. Özel okulların, demir yollarının kamulaştırılması tartışılıyor.

CHP önündeki sorumluluk ve fırsatı görmüyor

Dünyadan ülkemize gelirsek; Aynı savaş ve kriz hali ülkemiz için de geçerli.

Elbette savaştan kastım yalnızca olağanüstü yanlış bir tutum aldığımız Suriye'ye yapılan harekât değil. İktidarın, varlığını sürdürebilmek için toplumun nerede ise tamamına yönelik düşmanlaştırıcı siyaseti, uluslararası şirketlerle kol kola doğamıza açtığı savaşı, bilimsel eğitime ve barış içerisinde birlikte yaşama irademize, ülkemizin yüzlerce yıllık birikimine dönük yağmacı ve vahşi saldırısını kastediyorum savaş derken.

Krizden kastım da yalnızca gençliğin yarısını işsiz bırakan ekonomik kriz değil. Bir rejim krizi söz konusu. Ayrıca siyasi partiler temsil ettiklerini iddia ettikleri kesimleri kapsayamaz durumda. Devletleşen iktidar partisinin bile birkaç parçaya ayrılması nerede ise kaçınılmaz.

CHP'ye gelirsek; Bu krizleri iyi okuyamadığı gibi aşmak için karşısında duran sorumluluk ve fırsatı da görmüyor / göremiyor ne yazık ki...

Yukarda yazarken iki temel soruya yanıt arıyor olacağımızı söylemiştim.

Bu iki temel soruya partimizin politika belirleyicilerinin bugüne kadar verdikleri yanıtları açıklıkla tarif edebiliyoruz ve etmeliyiz:

1- İdeoloji krizini ve ülkemize özgü krizleri, sağ ve muhafazakâr yönelimlerle,

2- Demokrasi krizini ise, parti içi demokrasiyi güçlendirmek yerine merkezileşerek aşmayı seçiyorlar.

İşte bu kongreler sürecinde bu iki temel soruyu biz de tartışmak zorundayız.

Bu iki soruya doğru yanıtı bulmak için çok uygun bir konjonktürde olduğumuzu düşünüyorum. "Seçimsiz dönemdeyiz" ve daha rahat tartışabiliriz.

Hep "şimdi zamanı değil" denilerek tartışılmayan bu iki temel meseleyi tartışmanın ve ideolojimizi netleştirmenin tam zamanı.

"Gelecek İçin Biz" ekibi bu tartışmayı şöyle yürütüyor:

Bu iki soruya dair bir tartışma çerçevesi çizerek görüşlerimizi paylaşalım:

I. Partimizin siyasal hattı ne olacaktır?

Bir rejim krizi gerçeği üzerinden iktidar hedefiyle mi siyaset kuracağız yoksa rejimin dayattığı muhafazakâr sağ siyaset sınırları içinde kalarak mı var olacağız?

- Rejim barış demeye izin verdiğinde mi, yoksa ilkesel olarak mı barış diyeceğiz?

- Sağın dayatmasıyla sağa mı yöneleceğiz, yoksa kendimiz olup sol bir iktidarı mı hedefleyeceğiz?

Esasında bu soru ideolojimize dairdir. Bu temel sorunu izlediğimiz siyasetin karşımıza çıkarttığı çelişkiler üzerinden de tartışmalıyız. Zira bu çelişkiler can yakıcı olabiliyor:

1- Suriye ve Kürt sorununa iktidarın savaş politikalarına yedeklenerek mi yaklaşacağız, cesaretle kendi perspektifimizi oluşturup barışı mı savunacağız?

Cumhuriyet Halk Partisi vatan savunması olmadıkça savaş ve şiddet yanlısı olamaz. Doğrudan bu politikaları destekleyenler, bunların yanında olanlar, ses çıkarmayanlar, ancak kendi konumları sarsılınca itiraz edenler de sorumludur.

Savaşa karşı çıkmak sadece soyut barışseverlik ve naif bir tutum değildir. Tüm etnik unsurların birlikte yaşamasının ve bütünlüğünün savunulmasıdır. Ülkemizdeki ve başka ülkelerdeki yoksulların kan ve gözyaşına engel olmanın ve siyasi kodlarımızda var olan emperyalizm karşıtı tutumun savunulmasıdır.

Başta Suriye ve göçmen/sığınmacı politikaları olmak üzere partimizdeki sağ sapmalar partimizi objektif olarak merkez sağ bir parti konumuna hapsetmiştir. O kadar ki yerel yönetimler için ilan edilen 7 ilkeden dördü doğrudan dinsel referanslıdır. Kuşkusuz partiler belli tarihsel kavşaklarda ideolojik yönelimlerini revize edebilir. Ancak bu değişiklik dünyada ve ülkemizde çökmüş, çürümüş ideolojilerden yana olmamalıdır. Bu tutum olsa olsa o ideolojilerin başka bir fraksiyonunu güçlendirir. Nitekim AKP'den kopması beklenen yapı ve kişilere dönük "olumlu" tutum bu riske işaret etmektedir.

Çıkış ancak emekten, çevreden, kadından ve gençlikten yana tutarlı, kamucu sol politikalarla mümkündür!

2- Sol gösterip, sağ vuranların ajandalarına mı onay vereceğiz?

Artık seçimsiz bir dönemde olduğumuza göre, seçim dönemlerinin bir aracı olan ittifaklar ve taktiklerden ziyade strateji konuşma ve siyasetin içini ön alıcı proaktif siyasetlerle doldurma zamanıdır. Seçimsiz dönemde ittifak ilişkilerinin vicdanımızı ve siyasi pratiğimizi felç etmesine izin vermemeliyiz. Siyasetsizlik bir yandan temel meselelerde iktidardan yana konumlanma mecburiyetini getirirken diğer yandan tüm siyasi faaliyeti halkla ilişkiler ve söyleme indirger. Politika üretmek başkadır, bunun iletişimi başkadır. Bu durum kurucu ve müdahale edici cesur bir politik tutuma engel olur. Bu yaklaşım ve acaba iktidar ne der kaygısının belirlediği başta dokunulmazlıkların kaldırılmasının maliyeti çok fazla olmuştur.

Cumhuriyet Halk Partisi kurucu ve kurtarıcı geleneğin partisidir. Kendi ilke değerler ve kadrolarını cesaretle savunabilmelidir. Belli odakların olası eleştirilerine göre kendisini hizalayamaz. Partimiz halkla ilişkiler ya da medya ajansına indirgenemez. Partiler üstü, siyaset üstü denilebilecek hiçbir iktidar ilişkisi yoktur. Dış politika da, hukuk da, güvenlik politikaları da, ekonomik krize karşı tercihler de siyasidir, politiktir, en önemlisi sınıfsaldır.

İhtiyacımız tutarlı, cesur ve solu büyütme mücadelesi veren samimi bir siyasettir! Bu çerçevede AKP/MHP'nin dayattığı yanlış ve bölücü bir "millet" anlayışı referans alınamaz.

3- Kazanılan belediyeler "devri-i sabık yaratmayacağız" anlayışı adına yıllardır iktidarın destekçisi olan sermaye yöneticileri ve AKP ve MHP eskisi kadrolarla yönetilemez. Partimizin kadroları yeterlidir. Partili olmanın, parti adına yıllardır çok zor koşullarda mücadele etmenin bir yük olarak kabul edildiği uygulamalar ve söylemlere izin verilemez. Bir yandan sol ve halkçı ajitasyon yapılıp öte yandan aynı kadro ve ilişkilerle devam edilemez.

Belediye yönetimleri halkçılaştırılmalıdır! Sadece uygulanan politikaları halkçılaştırmak popülizme kayma riski taşır, oysa belediye kadrolarının da halkçılaşması gerekmektedir.

Atatürkçülüğü slogana indirgeyenlere, laikliğe aykırı politikalara göz yumanlara mı onay vereceğiz? Yerel seçim sonuçları Siyasal İslamın çöküşüne işarettir. Tam da şimdi bunun karşısında laiklik demenin toplumsal dayanağı ortaya çıkmıştır. Eğitimin dinselleştirildiği tüm okulların imam hatipleştiği bir dönemde bu politikalar desteklenemez. Laiklik savunusu yoksul halk çocuklarının merdiven altı tarikat yurtlarında yaşadıkları sömürüye engel olacağı gibi muhafazakâr kesimle doğru bir ilişkiyi de temellendirecektir.

Partimiz laiklikten taviz veremez!

15 Temmuz 2016 öncesinde Fetullahçı yapılanmanın ülkemize başta hukuk alanı olmak üzere adeta bir cehennem yaşattığı tartışılmaz. AKP'nin hem o dönemki sorumluluğu hem 15 Temmuz'u kötüye kullanması da bir gerçekliktir. Ancak bizim de parti olarak bu ve türevi yapılanmalarla adil ve etkin mücadeleyi önceleyen perspektif oluşturmamız zorunluluktur. Burada adil sözcüğüne tekrar vurgu yapmak gerekir. Ancak zaman içerisinde sadece "mağdur" eksenli bir bakışın oluştuğuna dikkat çekmek gerekir. Birkaç kuşağımızı etkileyecek bu soruna dönük daha derinlikli politikalar üretmeliyiz.

II. İkinci temel sorumuz da tıkanan demokrasinin karşısına demokratikleşen bir siyasetle mi çıkacağız ya da merkezîleşip, kayyım pratiğiyle tek adamlaşacağız mı? Bu genel sorun da karşımıza yanıtlamamız gereken güncel sorular çıkarıyor:

1- İlk güncel sorumuz şu: Partinin her kademesini merkezileştirip anti demokratikleşen yönetim tarzı mı onaylanacak, yoksa aday belirleme ve stratejik kararların alınması başta olmak üzere demokratik ve şeffaf bir yönetim mi hâkim kılınacak? Defalarca il ilçe kongrelerine tek adayla gidileceği en azından bunun tercih edileceği ilan edildi. Bu parti kültürümüze ve hukukumuza açık bir saldırı ve kabul edilemez bir durum. AKP ve siyasetine en çok eleştiri getirdiğimiz bir konuda aynılaşamayız. Bu tutum basitçe "şu olsun, bu olmasın" tercihi değildir. Devasa insan potansiyelinin verimli kullanılması, siyasi motivasyon ve doğru kadroların belirlenmesi ile ilgilidir.

İhtiyacımız parti içi dayanışmayı ve yoldaşlık hukukunu güçlendirmek ve kazananın her şeyi aldığı, kaybedenin düşmanlaştırıldığı siyaset anlayışını değiştirmektir. Genel Merkez ve örgüt üst yönetimine düşen ise seçim süreçlerinin adil olmasını sağlamak ve hakemlik etmektir. Üye kayıtları ve listelere erişim üzerinden sürece etki etme çocukluğu terk edilmelidir.

Bu nedenle ilçe ve il kongrelerinde tek aday dayatması kabul edilemez!

2- Bir diğer soru: Dar kadrocu, belli mevkilere kendi arkadaşlarını yerleştirmeyi başarı olarak görenlere mi onay vereceğiz, yoksa iktidar perspektifi ile politika oluşturmayı mı tercih edeceğiz?

Parti içi demokratik yarışlarda farklı düşünenlere dönük tasfiyeci anlayış terk edilmelidir.

Bu güncel soru ve çelişkiler bir üst başlıkta buluşuyor; Rejimin dayattığı ve çerçevesini çizdiği sağı sahiplenen ve sağa yatan bir siyasetle mi devam edeceğiz yoksa çağa uygun bir sosyal demokrat sol siyaseti mi kuracağız?

Bu soruya yanıt aramalıyız bu süreçte...

Sonuç olarak;

Anlaşılıyor ki önümüzdeki süreçte,

Demokratik bir örgüt anlayışıyla, anti demokratik yönetimin,

Cesur, kurucu bir sol/sosyal demokrat tutum ile siyasetsiz bir sahte solun,

Her aşamada örgüte hesap veren partililerle, partiye sızmış korunaklı liberallerin,

Barış savunusu ile savaş destekçiliğinin mücadelesini yaşayacağız hatta yaşamalıyız. Sıcak bir seçim gündemi yokken cesaretle yapılmalıdır bu tartışma.

Çok konuşulan iktidar hedefine bizi götürecek doğru ve etkin politikaların kabaca ikiye ayrılan bu iki ideolojik tercihten hangisinin olacağını kavgasız gürültüsüz belirlemek durumundayız.

Bu tartışmalar iç gerilimleri artırmaz, olgunluk ve birikimlerimizle ilerleyebilirsek siyaset zeminimizi zenginleştirir.

Bu nedenle, "kim kazanacak?" sorularının cazibesine yenilmeden "ne yapmalıyız?" sorularını daha çok tartışmalıyız.

CHP kongreleri bu tartışmaya güzel olanaklar sunacak kapasiteyi taşıyor.

Önemli olan biz bu tartışmaları yürütecek miyiz? Kolay olanı tercih ederek bildik bir kongre süreci mi yaşayacağız?