Boğdurulmuş şehzade olarak Bursa, İnce Gömlek, Sefil Ben, öpsün seni Zeki Müren!

Belkıs ÖNAL PİŞMİŞLER 21 Ekim 2020 Çarşamba, 09:43

Sağolasın ince gömlek, sen biraz Karagöz biraz Brecht perdesi gibi düştün ya önüme sağolasın.

Sen şimdi başka bir gün tahayyülünü soruyorsun öyle mi, kelimelerini ve sesini o güne mi gizledin? Şurada tanıdık yokuşta o rutubetli duvara yaslanmış kısık bir gülüşle karşıladın ya beni. Genç günlerimden yoklamalarla yürüyelim istiyorsun.

Sen mucize bir mantık ve bilgi olmadığını hatırlatıyorsun da sana, Bursa peki bir deniz şehridir diyorsan denizlere ekmek atalım mı diyorum. Çocuklar da yüzme bilmiyor diyorsun.

Daha seğirmeleri devam ediyor diyerek yere bakıyorsun.

Yüzü düşmüş. Renksiz nefesi kesilmiş şu şehir diyorsun, çoğu başka memleket ve şehirlerden gelmiş. Kimlerle sabah edilmiş sormuyorsun. Kaderinin bir oyunu değil, serfliğin sonu diyorsun.

Bu şehir boğdurulmuş bir şehzade diyorsun. Boğdurulmuş bir şehzade olarak şehri de yanımıza alacağız diyorsun. Bizden başka kimsesi yok.

Başka yerlere bakınıyorsun hatırlıyor muyum diye. Şimdi sen bizim onaltı yaşımızdan beri valizlerle dolaştığımızı mı diyorsun, bin yıldır yerleşememiş memleketliler gibi  işaretlerimi gösteriyorum sana, tanışıyoruz yeniden, rahatlıyoruz az biraz. Çorapları da alacağız aşağıdan deyip yukarıya dönüyorsun duraklayışıma aldırmıyorsun.

İlya Ehrenburg'dan, valizlerini kaptırmaktan, geçmişlerini de unutmaktan korkan insanları okuyoruz.

Su satıcısının ağzına layık hikayeleri işaret ediyorsun. Bu durumlara iyi gelirmiş.

Temenyeri'nden geçmemiz lazım diyorsun, sen gençliğinde çok severdin diyorsun dağ yamaçlarına çıkan yolları avuç içi gibi diyorsun, avucumun içi değişmiş diyorum. Sanki bozuluyorsun ağır geliyor bu bile sana, sen ince gömlek, filinta!

Az beride 12 Eylül'den sonraki ilk greve sigara ve çay götürdüler diye mahkeme ediliyor sosyal demokratlar, Yüksel Özer İl Başkanı, en huysuzları Kemal Ekinci hakime çıkışıyor, 'bir işçiye cigara vermek için senden mi izin alınacak!'

Tam şurada sen bekliyorsun anlıyorum, sınıfından muzdarip, can sıkıntısından dört dolaşıp vuslata eremeyen küçük burjuvazinin ilk huysuzluklarını anlatacaksın, Zeynep Geçeren daha gitmemiş, selam istiyor, akşama vakit var, insan derdiyle gezer evladım diyor.

Bırakıyorsun anlatayım öyle mi? Madem öyle peki.

Buket Akkılıç'a sevgi ve sözler göndereyim o zaman, O ki o denli zarif ve getirdiği çiçeklerden bile güzeldi o öğlen üzeri.

Nurten Yaraşık orada bak. Konuşmasını yeni bitirip inmiş kürsüden, şimdi de o zamanki gibi genç işte.

Tabi öyle diyeceğini biliyorum, bir Terrence Malick filmine gidelim. Bütün hikayesi vicdanı adına hayatını veren sessiz bir köylüyü anlatabilen filmlere.

Elini ömür boyu sıcak sudan soğuk suya sokarak koza çözen kızların yanına gitmedik anladım.

Peki diyorsun finans kapital tırmansın, endüstri beş olsun bunalım üçte mi kalsın? Demek Thales, Marks ve Mahir'den mi diyorsun? Che? En güzel soruyu o sormadı mı.

Çoraplara gidiyoruz. Garaja doğru iniyoruz sanki.

Kısa anlara vakit var. Şaşırtıcı ve mutlak vedaları kimse öngöremez ve anmanın da sırası yok.

Yolda bak şurada. Çok güzel elbiseli, güzel gülüşlü bir kadınla selamlaşmıştık. Meral Sincik nezaket dolu bir dille Nejat'ın evvel yıl önce, bir yaz vaktinde harçlık için çalıştığı mimarlık bürosundaki çizimlerini nasıl övmüştü.

Yazılarını hep özenerek okuduğum bizim Arzu Arınel'le, Figen Ayçetin Çağdaş Gazeteciler Derneği lokalindeler. Figen'in güzel gözleri var. Gidiyormuşsun diyor, evet diyorum, dönecek misin diyor evet diyorum. Bütün konuşma bu, unutmuyorum.

Suna Gün peki, acımızdan pay etmeye gelmişti de şimdi ne çabuk gitti.

İnce bir duyguyla ansam, o zarif insanları.

Sabah olmuştu sen biliyorsun, ben mi anlatayım? Olur. Bir bedduadan geçerek anlatayım istedim sen susuyorsun ya. Katliamdan sonraydı, Allah belanızı versin, oysa gece özel ve güzel olabilirdi demiş, 'kör olma da gör beni'deki gibi bir bedduayla yazmıştı yazar. Sabah eski demiryolundan aşağı köprüye gitmiştik. Sen, ince gömlek üstümüzde. Dağa bakarak yaslanmıştı öksürük, sigara dumanı arasında iş bekleyen işçiler. Çoraplarını köprüye asmış kurusun diye. O çorapları da aldık yanımıza.

Şimdi oralarda bir yerdeyiz. İsterseniz diyorsun ya, ekmek içi köfte alalım çıkalım mı dağa? Şerif amcanın Şerif Or'un kiraz ağaçları var yaslanırız. Hem Hilmi Sürül var bizi aç bırakmaz. Müsküle'de de Ömer abi.

Necla'ya sorduklarımı anlatayım da öyle bakalım. Zaten bu Necla Türemen, Edibe Usta, Belgin Önal nasıl edip o kadar okuyorlar, 'Fahrenheit 451'dekilere benziyorlar nerdeyse de Necla, o dağ bu dağ bilmediği patika yok. Hani ben bu doğduğum Kaçkarları severim de, her yıl üç santim yükselir de yerinde durmaz ya. Hani Uludağ'da var mı bir numara!

Necla kısaca öğretti, kesti esriğimi. Abdullah Güçlümen de biliyor ağacı kayayı dedi, Abdullah'ı da kırk sene olmuş görmemişim. İyi o zaman,Uludağ'a da kırk yıllık kahve hatrı olsun madem.

Çay bardakları sıcaktı çıktığımızda. Eve o vakitler daha yeni doğmuş yazarların 'Kiraz Ağacı' ile 'İmkansız Sermaye' kitaplarını bırakıyoruz öylesine. Eski köye yeni adet.

Telsiz seslerinin arasından bakkala gidiyoruz. Bakkal ekmek veriyor, bizi ele vermiyor. Soruyor, abla ya enişte Bursalı mı gerçekten, biz Elazığ, Adana felan sanıyorduk!

O da olacak inşallah ablası, diyorsun.

Radyoda felaketten önceki Üç Hürel şarkısı çalıyor.

Bülent Aslanhan doktor çıkmıştır şimdiye. Tütün sargı bezi getirir.

Denize inelim diyor çoraplar. Ayşe Çam'a söyleriz, hatırlatır, Necati Kartal yakamozu anlatır. Çocuklar zıpırlık ediyor, Boğdurulmuş şehir olarak Bursa, İnce Gömlek, Sefil Ben, öpsün seni Zeki Müren!

Senin de kelimelerin geliyor ses ediyoruz; Öpsün valla!