Yazarları iyi bilirdik

Belgin ÖNAL 13 Aralık 2020 Pazar, 00:59

Biz çocukken kitaplarla büyüdük. Varlık, Doğan Kardeş Dergilerini, Sait Faik'i, Sabahattin Ali'yi, Halikarnas Balıkçısı'nı, Memduh Şevket Esendal'ı, Panait İstrati'nin Kodin'ini, Daniel Defoe'nun Robinson Crusoes'sunu, O. Henry'i, Sait Faik Abasıyanık'ı, Orhan Kemal'i okuyarak yetişkinliğe yürüdük. Kendimizden önce yazarlarla, kitaplarla tanıştık.

Kendimizle karşılaşmamız ise çok sonraları olmuştur. Dünyayı algılamaya başlamamız kelimelerle başlamıştır. Küçücük dünyamızda o yaşlarda ne büyük şanstır, güçlü bir yazarın dünyasını tanımanın zenginliği.

Son haberlerden, yazar tacizlerinden etkilenmemin nedenleri çocukluğuma dayanır. Yüksek bir değer taşıyan edebiyatla, alçak değer taşıyan insanın küçüklüğünü yan yana görmenin uyumsuzluğu oldukça sarsıcı oldu kendi adıma. Oysa insan kendi imgesiyle tutarlı olmalıdır. İnsan onuru budur. Tüm insanlardan beklediğimiz gibi özellikle yazarlardan beklediğimiz de budur.

İnsan değerlerinin doğasını, insanı insana anlatan, değerli insan olanaklarını gösteren yazılar okumak isteriz. Sanat eserinin hesaba katılmayan yanı, bize yol gösterici olmasıdır. Halimizi bize anlatan yazılar, kendimizi bize anlatırlar. Aslında yazılmamış olsa da biz böyleyizdir işte. Son yaşananlar bunu açıkça ortaya koydu zaten. Aynı anda birbirine karşıt şeylere şaşırmak zamanlarındayız. Edebiyata saygı duyarken, edebiyatın soytarılarına şaşırıyoruz. Aynaya yansıyan komik görüntülere gülmeden acı içinde şaşırma zamanlarındayız. Yazarı özür dilerken, intihar ederken görüyoruz aynalarda. Özür dilenecek şeyden çok, suçun onur içermesi daha kıymetlidir oysa. Her erdemli kişi bilir bunu.

Biz yazarları masa başında klavyeleriyle, kitaplara boğulmuş, bir kedinin mırıltılarına karışmış şefkatleriyle tasarlamıştık oysa. Ne yanılgı! Her doğru içinde, kocaman bir yanlışın gizleniyor oluşu gibi.

Çağının sorunlarının tiryakisi olan yazarlarımıza ne oldu? Onları çok iyi bilirdik oysa biz. Yaşadığı zamanın kölesi olan yazar id, ego, süper ego savaşlarında id'inin kölesi olarak karşımızda durur. Sadece erkek yazarlara değil, kadın yazarların da çekememezlik, kıskançlık gibi pek çok sıradan insanın aşamadığı zaaflarına yenik düştüklerini biliyoruz. Bu türden duyguların cinsiyetsiz olduğuna inananlardanım.

Yazının gücüyle, karakterin gücü arasındaki eşleşmenin büyük hata olduğunu düşünüşümdür çoğu zaman. Beni en büyük yanılgılara itenlerden Nazım'ın Piraye karşısındaki tutumundan sonra gelişmiş olmalı bendeki bu hal. Ondan sonra da yazar ve şairlerin kelime sihirbazı olmaktan öte becerilerine çok dikkat etmeye başlamışımdır.

Ünü kendinden büyük olan yazarlardan hep uzak durdum. Oysa okuyucu olarak yazarımla duygusal bağ kurmak en önemli ölçütümdür. Çünkü kim olursa olsun kandırılmak acı verir ve ben hep o kapıyı açık tutarak okurum. O güzel öyküleri, şiirleri yazan kalbi seversiniz okurken. Bunca duyarlılık taşıyan, incelikli bir kalple karşılaşmışsınızdır. Gerçekte olmasa da bir kitap aracılığıyla. Bir umutlanırsınız. "Erkek, kadın kimliğinden arınmış kelimeleri gibi temiz iyi insanlar, var hala." dersiniz. Gölgesiyle bir, özü, sözü aynı. Sevinirsiniz. Sonra o doymak bilmez kursağa bir yenisini, atarsınız. Sevinciniz kursağında yanında yazarla kalakalır.

Erkektir, egemendir, köşe başları tutulmuşlardan birilerinin arkadaşıdır dersiniz. Her yazar öyle değildir. Her insanın kötü olamayacağı, olmadığı gibi. Yazar sorumluluğu değildir beklediğiniz. Sadece insan olmanın onurunu herkes gibi taşıması gereken yazardır aradığınız.

İlkellikle ilke yan yana duramıyordur anlarsınız bir kere daha. Ahlaki gelişim başka, içgüdünün terbiyesi başkadır görürüsünüz bir kez daha. Ne doymaz bir güdüdür ki yola ize gelemez. Kalemin gücüne dayanarak erkeklik gücü ortaya çıkar. Cinsiyetçi söylemlerde mangalda kül bırakmayanlar bir karşı cinsin karşısında kul olup, uçan kuşu havada karada bırakmazlar. Arsızca, utanmadan.

İç sezime teşekkür ettim haberi duyunca. Ruhumu popüler, moda olan her şeyden uzak tutmaya çalışmamın sonucunda o yazarı da okumayacaklarım arasına katmıştım. Ama yine de sevinemedim. Okumuş olanlara, o anları yaşayan kadınlara ve aslında tüm erkeklere de. Üzüldüm sadece. Çünkü Tarkovski'nin dediği gibi "İlkelerine bir kez ihanet eden insan hayat ile olan saf ilişkisini yitirir." Her şeye rağmen yitirmemek için çabaladığımız şey bu işte.

Yazarlar insanoğluna eşlik ederler. Yol uzun ve yorucudur. Hiçlikten hiçliğe giderken hiç olmamak için bir dostla yürünmesi gereken yoldur. O yolda bizlerle yürüyemeyecekseniz, söyleyecek sözleriniz kalplerimize iyi gelmeyecekse hiç yola çıkmayın.

Yazarın kendine olduğu kadar okuyucusuna ve diline saygısı olmalıydı. Olmalıdır. Kelime bunalımlarından erkek bunalımlarına evrilen yazarlar istemiyoruz. Yaşam zor ve zamanımız az. Edebiyatın yalınlığına sığınarak çaresizliklerimiz nefes aldıracak pencereler istiyoruz. Oralardan geceleri yıldızlara, gündüzleri güneşi, pencereye vuran dudaklarında az da olsa umudun kıvrımlarını saklayan suretimizi görmeye ihtiyacımız var. Bizim gözlerimizdeki masumiyeti çalan, kendilerini yazar zanneden kelime hırsızlarına ihtiyacımız yok.

1958'de ne demişti Orhan Kemal "Yazar güçlü olmalı. O zaman yılmadan geleceğin iyi dünyalarını anlatabilir. Umutlar içerisinde günümüz savaşını yansıtabilir."

Yazar ve yazan, erkek ve insan, düş kuran ve yaşamın özünün farklarını bizlere gösterebilmek çabasında olanlara saygımızı saklayarak, gücün en olmayacak yeri bir kalemin ucu olmalı. Okuyucu olmayan bir yazar olmaktan, yedi cücesi olmayan Pamuk Prenses'in zehirli elmasını yemekten kurtulamaz. Çünkü hiçbir kelime bir insanın adiliğini örtecek kadar güçlü değildir.

İnsan neden yazar olur? Çağının, yaşamın yüküne, sorunlarına karşı sorumlu olduğu için. Öyle umuyorum. Yazarı bilinmeyen 23 Ağustos 1939 İkinci Dünya Savaşı'ının başlamasından bir hafta önce şöyle bir not bulunur. "Her şey bitti artık. Gerçekten yazar olsaydım, savaşı önleyebilmem gerekirdi."

Sayın erkek yazarlar, yazar olabilseydiniz eğer, kadınların kara kaderlerini, mutsuzluklarını, ezilmişliklerini önleyebilmeniz gerekirdi. Nokta.