"Tık"layan gençler

Belgin ÖNAL 15 Mayıs 2020 Cuma, 10:53

Zamanın ruhu gençleri de kavradı. Etrafımdaki pırıl pırıl, enerji dolu gençlerin nasıl da heba olduklarını gördükçe insanın içi sızlıyor. Teknolojinin, biz büyüklerin yarattığı bu dünyaya nasıl ayak uyduruyorlar hemen. Ellerinde "Tık"lanacak telefonlar, bilgisayarlarla zamanın içinde kaybolup gidiyorlar fark etmeden. Oyun oynarken, verilen ödevleri yaparken, canları sıkıldığında oyalanmak için bir "Tık" yeter. Elbette ki teknolojiye karşı değiliz hiç birimiz. Ancak onu nasıl kullanmamız gerektiği konusu bilgi içerir pek çok konuda olduğu gibi. Her şeyin iki ucu vardır. Olumlu olumsuz, iyi kötü  gibi. Neyi "Tık" ladığımızda böyle. 

Okumayı zaten unutmuş gençler metin uzunsa hiç okumuyorlar. Kalem tutmak hele neredeyse ilk çağ, yontma taş devrinden kalma çok tarihi bir iş gibi geliyor artık gençlere. Onlar gibi hızlı, yormadan sonuca vardıracak işlere yöneliyorlar. Oysa ki kalem tutup yazı yazmak, okuyup düşünmek, sorgulamak ve bilme isteği içinde olmak sadece insana özgüdür. Sanatı, teknolojiyi bilimi yaratan insan eli ve aklıdır.

El becerilerini çoktan yitirmiş, okumayı bir kenara bırakmış gençler dünyanın giderek karmaşıklaşan sorunlarıyla nasıl baş edecekler? Biz büyükler çok suçluyuz bu konularda. Ders notarını, sınav başarılarını, yüzdelik dilimlerdeki yerlerine göre gençlerimizi değerlendiriyoruz çoğunlukla. Erdemler, bir durum karşısında aldıkları kararlar, özgürlük, vicdan, eşit bölüşüm, dostluk gibi kavramlar hakkında neler bildiklerini önemsemiyoruz.

Kimse birbirine güvenmiyor diye hayıflanırken, güvenilir insanlar yetiştiriyor muyuz? Kendi gençliğimizle kıyaslamak elbette ki yanlış olur. Onlar başka çağın çocukları sadece bizim değil. Hatalar da yapacaklar. Üzülüp, aşık olup her duyguyla tanışacaklar. Soru şu; bunlarla insanlıklarını kaybetmeden nasıl baş etmeyi öğrenecekler? Etnik kimliklerden, sıfatlardan, sınıf farklarından, kurgulanmış öğretilerin dışında sade, katışıksız özleriyle nasıl var olacaklar? 

Var olmakla, sahip olmak arasındaki farkı göstermek biz büyüklerin işi olsa gerek. Sözle, nasihatle değil, eylem ve aldığımız etik kararlarımızla. İnsanlığımızla. Ve onlara da kendi olmak şansı tanıyarak...

Elbette ki İzlanda'da yaşayan bir gencin sorunlarıyla bizim gençlerimizin sorunları eş değil. Çocuklarımız işsizlik, adaletsizlik, toplumsal sorunlarla uğraşırlarken varoluşsal dertleri sorgulamaları çok zor anlıyorum onları da. Ama her şeye rağmen bütün bunların farkındalığıyla, eli kalem tutan, sanat, bilim ve felsefeyle uğraşan geçlerin olmasını ne çok isterim.

Neden mi? Sait Faik Abasıyanık "Kriz" öyküsünde yazmış zaten cevabını;

Sait Faik'in insan sevgisini işlediği güzel örneklerden biri olan bu hikayede Sait Faik insanın her şeyden daha önemli olduğu gerçeğini hikaye karakteri Necmi'nin ağzından aktarır. Necmi bir arkadaş meclisinde otururken onlara "İnsan hayatı mı daha değerlidir, yoksa ünlü bir sanat eseri mi?" ikilemini yansıtan şu ilginç soruyu sorar: "Mesela içinde ünlü Mona Lisa tablosunun bulunduğu Louvre Müzesi yanarken alevlerin içine girseniz Mona Lisa tablosunu mu kurtarırsınız yoksa o an orada bulunan ve size kollarını uzatan küçük bir zenci çocuğunu mu?" Bu soruya sohbette bulunan iki şair hiç düşünmeden Mona Lisa tablosunu diye cevap verir, Necmi'nin tarihçi olan arkadaşı ise çocuğu kurtaracağını söyler, sebep olarak ise "sadece insan olduğu için' der.

Okumak, yazmak bunun için "Tık"lamaktan çok daha önemlidir. Bizi bir cevaba götürür. "Nasıl insan olunur?"  cevabına...