Pencereden hayat

Belgin ÖNAL 03 Nisan 2020 Cuma, 10:49

Bu evrende çoğumuz kendi varlığından habersizleri hayvanlar olarak bilirdik. Oysa kendinden bi haber olan insandır. Teknolojiyi başka gezegenlere gidecek kadar geliştiren, pek çok alanda bilgi yığınları oluşturan, eyleyen, yaratan, öldüren, gülen, ağlayan insanoğlu her şeyi bilir de bir kendinden habersizdir. Kendisi hakkında fikir sahibi olmadığını bazılarımız biliyordur ancak ne olduğumuz hakkında bilgimiz bir arpa boyunu geçmez. İnsan hiçbir çağda belki de şu günlerde yaşadığımız kadar sorun olmamıştır. Hazır, kalıplaşmış bilgilerle bu sorunu çözmemiz pek mümkün görünmüyor. Çözümler, bakış açıları geçicidir. Kalıcı olan problemin kendisidir ve biz bu çağın en büyük problemiyiz kanımca. Zekâmızın yarattığı yapay zekâlarla, insansız araçlardan belliydi sonumuzun ne olacağı.

"İnsansız araç" kavramı bile her şeyi anlatıyor aslında. Bize gerek yok mesajıdır bu bir anlamda. "Ben" kendinden başkasına her zaman ihtiyaç duyar oysa. Eksik, çaresiz, ölümlü varlık olarak bir başka "ben" olmadan var olamayacağımızı anlayamayacak kadar yetersiziz. Ama biz para yarattık, parayla satın alınacak nesneler yarattık ve onları satın alan özneleri yok ettik. El birliğiyle kutlayalım birbirimizi. Globalleşme, kültürel yayılma kavramlarıyla kendi kendine yetememeyi pazarlayarak muhtaçlık duygusunu yücelttik. Oysa sadece yoksunluklarımız eşitti hepimizin, varsıllıklarımız değil.

Dil dünyayı resmederken biz konuşmayı unuttuk tuşlara basarken. Kelime takasına ihtiyacımız var artık ruhen güçlü olabilmek, bir başınalıktan kurtulabilmek için. Sağlık, eğitim, konforlu bir yaşamı satın alabilecek insanların dünyasında bu isteğim ütopik gelebilir çoğumuza. Ama insanoğlu kavramlarla düşünür, varlığın ya da var olamayışını bilgisini üretebilir.

Virüs hepimizi bi ters yüz etti, kendimizi kendimize getirmeye itti. Olağandışı koşullar diyoruz ama belki asıl olağan olan evle, evdekilerle, özlediklerimizle olan o yalın sade kalışlarımızdır. Oradan oraya, mekân mekân, mağaza mağaza dolaşmalarımız olağandışıdır bunu anlamalıyız.

Evdeyiz, evde kalıyoruz. Çoktan yabancısı olduğumuz kendimizle tanışıyoruz. Ne kadar aciz ve ölümlü olduğumuzu, bir başka "ben"e ne kadar ihtiyacımız olduğunu kendimize itiraf ediyoruz sessizce. Gökyüzünün altında ilk defa tarihte zaman sanki geriye dönüyor. O en yalın, en doğayla başbaşa kaldığımız zamanlara doğru rotamız.

Modernite bizi bizden alıp canımıza okurken geldiğimiz nokta bir küçücük korona. Onca ihtişamlı insan yaratılarına bakıp çaresizce bir dostumuzla kahve içmenin ne denli kıymetli olduğunu, bir bardak çayın aslında tam da hayatın demi olduğunu anlıyoruz. Kitapların, sohbetlerin o marka giysilerden daha elzem ihtiyacımız olduklarını görüyoruz. Mutfaklardan ekmek ve kek kokuları geliyor artık. Normalleşiyor ve insanlaşıyoruz komşumuza da ikram ederken.

Oysa ölüm hep vardı ve doğduğumuz gün ölüme mahkûm edilmiştik. Bunu biliyorduk ama sanki hiç ölmeyecekmiş gibiydi her şey. Oysa bir tek ölümün sözü verilmişti ve herkesi eşitleyen oydu. Şimdilerde gördüğümüz gerçeklik bu aslında. Ve her yok oluş içinde var oluşu taşır. Yeniden "var" olduğumuz günlerden geçiyoruz. Sırtımızdan pençeleriyle bizi tutup köleleştiren, nesneleştiren sistemlerin yok oluşuna tanık oluyoruz.

Biz pencerelerimizden hayata bakarak kendimizi korurken! başkalarını da korumaya çalışıyorken! ne acıdır ki ölüm haberleri bir grafiğe sığdırılmaya çalışılıyor. Utanç içindeyiz izlerken. Yaşadığımıza sevinen bir varlık olmakla, erdemin ve vicdanın kabında kederle erimek arasında bir yerde durmaya çalışıyoruz. Schiller'in de dediği gibi "Bir insan bir devletin yurttaşı olduğu kadar bir zamanın da yurttaşıdır." Hepimiz aynı korkunun, çaresizliğin, acının ve umutsuzluğun yurdundayız artık. Özgürleşmek ancak birlikte mümkün olacak. Artık bunu biliyoruz.

Para değil artık kelime takası gerek bize. Her güzel kelimeye karşı başka bir kelime. Bunun için IBAN nosu da gerekmiyor. İlk sözü güzel kelimeleri birbirleriyle takas etme ustası  sevdiğim şairden Ülkü Tamer'den gelsin, "Uçakları nedeyim, gökkuşağı gönder bana..."

Şimdi sıra sizde...