Paranın erdemi

Belgin ÖNAL 29 Kasım 2017 Çarşamba, 12:08

Yaşarken hayatla karşılıksız bir aşk içindeyiz, sonu ayrılıkla bitecek olan.  Bizim ciddiye alıp önemsediğimiz kadar hayatın bizi umursadığı yok. Kendi kendimize anlam arama, her varlığa, bir dokunuşa, bir yaşanmışa gizem yükleme çabasıyla geçiyor zaman.

İnsanoğlu yaptıklarının tarihi kadar, başından geçenler kadar var olabilen, ölümlü bir varlık. Her şeyin biteceğini bilen, bildiği içinde içindeki boşluk ve çaresizlikle kendisine dayanak noktaları arayan bir varlık.

İnançsızlığı daha çok yapamadıklarımız yaratıyor. Çünkü yapmadıklarımızdan da sorumluyuzdur. Yapmadıklarımız, vazgeçtiklerimiz de görünmez bir güç gibi yaşamımızı, eylemlerimizin sonucunu etkiliyor.

"Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatı" gibi görünse de bana kalırsa "yapamadıklarımız" güvensizliğin köküdür.

Ta başından eksik kalmış, tamamlanmamış bir ömrün tarih yazıcıları olarak bizler en başta kendimize ne kadar güveniyoruz? Anlık bir iyimserlikle aldığımız kararlar sonucunda yaşadığımız düş kırıklıklarını hangi güvenilir ellerle onarabiliyoruz?

Toplumsal, bireysel ölçekte yaşadığımız bugün için budur. Hayal kırıklığı. Ve biz Pascal'ın " Kalbin kendi sebepleri vardır, akıl bilmez." sözüne uygun aklımıza ters iyimserlikler yaratıyoruz.

Ölümsüzlük arayışı, değerler yaratma telaşı bu dünyadan ayrılamama çabasının bir ifadesi aslında. Bir şey arıyoruz. Ayaklarımızın kayarcasına güvenden yoksun adımlarına bir dayanak. Güç. Güven. Değecek bir şeyler. Mutluluğu, saygınlığı vs. satın alabilecek bir şeyler. Ve sonunda bunca koşturma içinde parayı icat ediyoruz.

İlk para, üzerinde borç yazan kil tabletler olarak Mezopotamya'da ortaya çıkıyor. Borç devredilebilir olduğundan zamanla para birimine dönüşüyor. İngilizce "credit" sözcüğünün Latince'de 'inanıyorum' anlamına gelen 'credo' kökünden türemesi bizi şaşırtmamalı, aradığımız şeylerden en önemlisinin 'güven' olduğunu hatırlarsak. İlk para, inanç ya da güvendir. Duygusal, ruhsal içerikler bir parça kilde, metalde, kâğıt parçasında can buluyor.  Hatta ilk insanın da topraktan olageldiğini düşünürsek parada oldukça manevi bir öz bulabiliriz. Tanrı bizi, biz en az onun kadar tapacağımız parayı yaratıyoruz.

Şimdilerde iyi ve güvenilir insanlar genellikle aldıkları borçları ödeyebilenler oluyor. İnsanın sağlaması, parayla yapılıyor.

Bankalar kredisini ödeyenlere yeniden kredi veriyor. Banknotlar, insanlaşmış değer taşıyıcıları olarak karşımıza çıkıyorlar. Baş aktörler olarak hayatımızın rolünü oynuyorlar biz figüranken.

"Kötü insanlara güvenilir. Çünkü değişmezler." der Faulkner. Demek ki değişim ve dönüşümde tehlikeli, öngörülemez, bilinemez bir şeyler var bizi rahatsız eden. Çünkü sürprizler her zaman keyif verici olmazlar. Para bu öngörülemez boşlukları, geleceğin ve şimdinin karanlık kovuklarını dolduracağımız, sırtımızı yaslayacağımız bir güce dönüşüyor. Sevgiyi, hürmeti, güzelliği hülasa insanın istediği ne varsa ölçüsü para bu günlerde. Para alan emir alıyor aslında. Özgürlükler, insanı insan yapan vicdani değerler de satılık bu çağda.

Güvenmek bir kez değil iki kez aynı yanılgıya düşmekle köklenir. Aslında Uykusu olmayan gözlerin uyanmasıdır bize yol gösterecek olan. Çünkü insan sözle başlar eylemle biter. Tek bir sözle inancın evi kurulur. "Para konuşunca doğruluk susar." derler o güvensizliği tecrübe edinmiş olanlar. Kendi kendimize yarattığımız değerlerden medet umdukça batıyor gibiyiz aslında. Anlam arayışımız anlamsızlığa götürüyor bizi.

İnsanlar, aileler, ülkeler ve dünya ölçeğinde durum Voltaire'nin dediği gibidir. "Para konusuna gelindiğinde herkes aynı dindendir."

Tam da bu noktada Matta ve Luca 'da yazan bir paragraf akla geliyor. " Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem paraya hem Tanrı'ya kulluk edemezsiniz." Demek oluyor ki bir koltukta iki karpuz, hem etik değerlerin manevi huzuru hem paranın parlak şaşası içindeki konfor bir arada olamıyor.

Her şeye rağmen fiyatı olmasa da bir değeri olan şeyler var hala hayatta. Komşudan gelen bir sıcak çorba, bir dostla içilen koyu sohbetli kahve, sokak hayvanları için sokağa konmuş bir kap su gibi. Paranın bizi esir eden köleliğine rağmen oluyor buna benzer anlar.

Ederi olmayan, alınıp satılamayan, hiçbir rakamla ölçülemeyecek olan anlar var hayatımızda. "Anne, ben seni çorbaların taştığı kadar çok seviyorum." diyen bir çocuk cümlesi örneğin. Unutulmuş asil ruhumuzun kendisini hatırlatmasıdır böylesi anlar. Elimizin kirinden, kendi gönlümüzden, gözümüzden düşerken yakalayıp kurtardığımız anlardır.

Gerçekte neye ihtiyacımız var biliyor musunuz? Sevgiye. Kalbi sevgiyle dolu birisini ne lüks evler, moda kıyafetler, ne de son moda araçlar yenebilir.

Yarattığımız teknolojiye, malımıza, mülkümüze verdiğimiz kadar ruhumuza özen göstermediğimiz bir çağda yaşıyoruz. Kendimizle aramıza yine kendimiz giriyor ve yabancılaşıyoruz.

Kendini yenmek ve kendini bilmek zorunda olan insanoğlunun son şansı yine kendisine benzeyen bir insanoğlu oluyor. Akıl bizi yalnızlığa duygular ise başkalarına bağlıyor. Konfor sağlayan pek çok şey ahlak dışında kalsa da bir yanımız başka türkü söylüyor yine de. Çünkü ekonominin baş aktörü erdemsizliktir en başta. Ekmeği çalmak pek çok kimseye ekmek kapısı yaratır. Polise, gardiyana ihtiyaç yaratır. Ortanın üstü sayılabilecek kusurlardan oburluk diyetisyenliği, şık giyinme isteği modayı yaratır, işçiyi köylüyü üretim fazlası için harekete geçirir. Bizim insani, duygusal zaaflarımız, hata ve kusurlarımız ekonomiyi besler. Ve reklamlar sürekli bu yönümüzü gıdıklar. Ve biz erdemsizleştikçe daha çok erdem arayışına gireriz. Kendi kuyruğunu yakalayamayan kediden farkımız kalmaz. Kendimize rağmen yaşamaya devam ederiz. Ruhumuzu onarabilmek için Felsefe, bilim, sanat filan yaparız. Sanat demişken son sözü edebiyata bırakalım. Ne de olsa bizi bize en iyi onlar anlatır.

"Enteresan şey... Dedi. Umumiyetle para enteresan bir şeydir zaten. Çok kere cebimden bir lira alır, önüme koyarak onu saatlerce seyrederim. Hiçbir fevkaladeliği yok. Birtakım hünerli çizgiler, tıpkı mekteplerdeki resmi hattî ( Yazı stili)  vazifeleri gibi. Belki biraz daha ince ve karışık... Sonra bir resim. Birkaç satır muhtasar yazı ve bir iki imza... Üzerine biraz fazla eğilince insanın burnuna ağır bir yağ ve kir kokusu da vurur. Fakat ne muazzam şeydir bu kirli kâğıt azizim, bir düşün! "Sabahattin Ali / İçimizdeki Şeytan