Neslicantay

Belgin ÖNAL 23 Eylül 2019 Pazartesi, 13:21

Yazmayacaktım aslında onun hakkında. Çok söz söylendi belki rahatsızlık duyardı diye düşündüm içimden. Ama benzer yollardan geçmiş, benzer acıları yaşamış biri olarak saçma sapan yorumlar yapanlara karşı bir cümlem olur belki onun adına dedim. Çünkü hiçbir inancın, bir insanı diğerinden daha erdemli, daha vicdanlı daha iyi kalpli yaptığına inanmayanlardanım. Halden anlamak önemli bir konudur ve çağımızda insan olarak en büyük eksiğimiz de budur. Belki de insanlara inançtan, ahlaktan önce sevmeyi öğretmeliyizdir.

O daha gencecik bir çocuk. Kemoterapinin bulantılarına, o güzelim saçlarının kazınmasına, tüm kimyasalların yarattığı travmalara nasıl dayanabilmiştir o çocuk? Kendinden önce mezarına girip onu orda bekleyen bacağı hakkında neler düşünmüştür acaba? Henüz yaşamın kıyısında dolanıyorken onu alt etmeye çalışan hastalığa nasıl direnebilmiştir? Ve bu çocuk, kendi tarihini kendisi yazarak gitmiştir bu dünyadan, herkesin yüreğine bir gül bırakarak.

Kendi şiirinin şairi olabilmiştir o içi hüzün dolu gözlerinin arkasına sakladığı güçlü gülümsemesiyle. O şiir Türkiye'de bu hastalıkla mücadele eden binlerce insanı anlatır. Hastane kapılarında tedavi olanağı bulamadan çaresizce gün bekleyen, doğru teşhis ve tedaviye ulaşamayan, pet taraması için aylar sonrasına randevu alabilen, ekonomik, fiziksel, sosyal pek çok yoksunluk yaşayan insanların şiiridir bu güzel çocuk.

Bu ülkede olmak zaten en başında bağışıklık sisteminin çökmesi için yeterli bir nedendir. Sağlık ve eğitimin paralı olması insanların en temel yaşama haklarını çalmaktır. Sağlık satın alınamaz bir konudur ve herkes için bir kuyumcu terazisinde eşitliği gerekli kılar. Tıpkı eğitim hakkı gibi. Çok ağır ve acılı bir tedavi süreci kapsayan bu hastalıkta erken tanıya, sağlıklı yaşam, beslenme ve tedaviye herkesin ulaşabilmesi en temel koşuldur.

İnsan ebetteki korkuyor bu hastalığın yaşatacaklarından. Ama asıl korkusu insanın yaşayamadıklarıdır ölümden ziyade. Ama ölüm kör dövüşçüdür ve el yordamıyla yaşa başa bakmadan keser hesabı. Dayanağımız olmayan şu dünyadan zorla koparılıyoruz ve o çocuk kendi kendinin dayanağı olmaya çalışarak mücadele edilmiş belki de mimar olmaya hayalleriyle güç kazanabilmiştir. 21 yaş çok genç bir yaştır ve giderken de, hepimizin içine doğru akan bir sızı bırakmıştır.

Ölüm insanın yüzüne bile bakmadan gelir. Gözlerindeki kedere ve ışığa bile bakmadan. Kendi gözlerinin körlüğüdür ona böyle yaptıran. Yoksa bir genç kızın ışıldayan saçlarına eş umutlu gözlerini, henüz yeni doğmuş bir bebeğin dili çözülmemiş gönlünü almaya gücü yeter miydi; ölüm döşeğinde can çekişen, bütün sevdiklerini kaybetmiş bir yalnızı, canı kalbinden çıkalı çok olmuş bir acılıyı, ölümü bekleyeni görmezden geliyorken.

Ölüm duraksamadan biçer her şeyi. Biz bunu unutmuşçasına yaşarken tekrar hatırlarız varlığını. İçimizdeki acıların yeniden ortaya çıkması biraz da o ölümle yeniden yüzleşmemizden doğar. Zaman ve hayat doğduğumuzda yanımızda olan ebeler olarak bizi emzirmeye başladıklarında, aslında fark etmeyiz onların bizim celladımız olacağını. Çünkü dünyada olmak böyle bir şeydir. Sağlaması ölümle yapılan bir ömre ne kadar güvenebiliriz? Bir tek ölümün sözü verilmiş bir dünyada yaşıyoruz mutluluğu, sağlığı, sonsuzluğu içimizde taşıyarak. Bir tek mutluluk yaramız yoktur hiç birimizin. Hepsi acıdan doğar. Ve bu denklemi çözecek bir formül bulunamamıştır daha.

"Sessizce bir türkü söylüyoruz /İçimizde bir yaraya bakarak." diyor Ritsos. Ve benim yaralarımın içinde o güzel çocuk gülümsüyor 21 yaşın bütün umutlarını emanet bırakarak...