'İyi bir komşu'

Belgin ÖNAL 24 Eylül 2017 Pazar, 11:13

Komik olan taraf ise ileri teknolojilerle donanımlı güvenlik tedbirleriyle korunan ev bile diyemeyeceğimiz modern binalarda oturanların bu kavramı gündeme getirmeleri.

"Komşu komşunun külüne muhtaçtır." deyişini kavrayamayacak kadar ekonomik güçleriyle bütün fırsatları yakıp küle çevirebilecek gelirlere sahip sınıftakilerin bu kavramı çok havalı, insani, vicdan rahatlatıcı bulduklarını sezmek daha da traji komik oluyor.

Birbirine güvenmeyen insanlardan komşu olur mu? Komşuluğu aslında yalnızlığın panzehiri gibi algılamalı belki de. Aile ocağından, yerinden, yurdundan olmuş kişilere komşuluk bir şey ifade eder.

Paylaşmak, halden anlamak, ölümde düğünde yanı başında olmak, hastayken çorba, taşınırken bir demlik çay götürmek komşuluğun olmazsa olmazlarındaydı biz çocukken. Zaten artık her şey " biz çocukken "de kaldı.

"Komşun farkına vardığında utanacağın bir şey yapma" diyen Epikuros biraz da komşuluğun toplumsal, gelenekçi denetim yanını da işaret eder erdemden söz ederken. Çünkü en çok yanı başımızdakilerle birlikteyken gösterdiğimiz davranışlarımız bizi erdemli kılar. İyi halden suçumuzu hafifletmek, hoşgörü kapabilmek için birazcıkta komşuların gözdesi olmak gerekli dile gelmese de.

Aslına bakarsanız mahalle olmadan, çoluk çocuk sokaklarda oynamadan, yaramazlıklarımızın, terli koşturmacalarımızın komşu teyzelerin, amcaların şefkatli azarlamalarına tanık olmadan komşuluk mu olurmuş?

Şimdi rezidanslarda, içine girip hapsolduğumuz duvarlarla örülü kovuklarımızda, asansörlerle karşılaşıp belli belirsiz gülümser gibi yaptığımız insanlarla, evlerinden kokmuş mudur diye komşulara tattırılan yemeklerden, yemek kokusu bile duyulmayan mutfakların olduğu ruhsuz evlerde komşuluk mu olurmuş?

İnsanın çocukluğunda Adnan amcası gibi, Sevim teyzesi, Kaniye teyzesi gibi komşuları olmalı. Okuldan gelip radyo tiyatrosu dinlerken komşu teyzenizin maşingadan yeni çıkardığı sıcacık poğçaları yememiş, unuttuğu anahtar yüzünden sıkılmadan beklediği komşulardaki izzeti ikramı, güveni ve sahiplenmişlik duygusunu yaşamamış kimse komşuluktan söz etmesin. Birbirimizi, kendisi gibi olduğu için hoş göremiyorsak bizden iyi bir komşu olur mu acaba? Örneğin "Mülteci, göçmen bir Suriyeli ya da, sizin görüş ve inançlarınızı paylaşmayan komşunuz olsa nasıl davranırdınız?" sorusuna vereceğiniz yanıt asıl kimliğinizi ortaya çıkarır. Yoksa nüfus dairesinden aldığınız kartınızdaki değil. Tarihe , mezardan ölü çıkaran insanlar olarak geçtik bunun üzerine ne söylesek anlamsız kalır zaten.

İnsanların birbirine güvenemediği, emek vermediği, sevincine, kederine, yorgunluk ve hastalıklarına derman olamadığı günümüzde ancak ki çok isteyeceğimiz, özlemle anımsayacağımız hoş bir hikâyeden öteye gidemez komşuculuk heveslerimiz.

Hiç olmazsa bir hikâye kıymetli bir hikâyecinin aziz anısına yazılmış olsun, hem de komşuluk çoktan bitmişken...

Bilge Karasu'ya komşu olmak

Örneğin, Bilge Karasu karşı komşusu olsa kişinin, bir vakitsiz dar zamanda kapısını çalıp içerdeki masada duran "Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam"ı görüp "Kusura bakmayın Bilge Bey, evde hiç imge kalmamış. Siz de vardır. Bir fincan rica etsem. Şiirim yarım kaldı da," dese. Ne tuhaf olurdu.

"Denizsiz kalmamak için, gittiği kıyıdan çakıllar, kavkılar taşırdı evine. Denizi bütün gözenekleriyle yeniden bileceği günlerin gelmesini, çakıllara, kavkılara bakarak beklemişti, kışlar kışı yediği balıklarda yosunların, kıyıların kokusunu arar, ağaçlan hışırdatan yele, işlerken yürek atar gibi ses çıkaran makinalara kulak vererek bu seslerde, kıyıya vuran dalgalan, denizin yüreğinin atışını bulmağa çabalardı.

Denizsiz bir kentte oturmağa karar vermekle deniz tutkunluğunun artacağını, sevdiği bir şeyden, insan hali, usanabileceği bir günün gelip çatması olasılığını ortadan kaldırabileceğini düşünmüş, bir çeşit kurnazlık etmişti sanki kendi kendini aldatmayı gereksinirmiş gibi, bunu yapmanın boşluğunu anlamadan."

Ya da komşu kıskançlığının bastırılamaz merakı ile kusur bulmak için, kimseler görmeden pencereden göz ucuyla, balkona astığı "GECE"ye baksa. Mandallara tutturulmuş kâğıtlardaki cümle düşüklüklerini, mantıksal boşlukları, yetersiz kurguları bulmaya çalışsa. Ne densizlik olurdu.

"İnsan, düşünebildiklerine karşı önlem tasarlar. Düşünemedikleri? Sınırlarım olabileceği, olduğunu bilmez miyim? Ama iş, bu sınırları durmadan genişletebilmek."

"Oysa hiç değilse bir kaçımız biliyoruz ki, bir takım dönülmez sanılan yerlerden her zaman dönülebilir; yeter ki durduğumuz yerden ileriye değil, ileriden durduğumuz yere bakabilelim."

"Öykücü, romancı her yazdığını nereye koyacağını bilen bir kişi sanılır; kendi de zaman zaman buna inanır ya da inandırılır. Oysa yazdığı her tümcenin ardından ne geleceğini o sonraki tümceyi yazmadıkça hiçbir zaman bilemeyeceğini, kendisi unutmamak zorundadır."

"Perdenin önünü tek dünya sanır çoğu insan. Oysa perdenin ardında ipleri ellerinde tutanların dünyasını bilenler yalnız, ipleri ellerinde tutanlardır."

"İnsanı en yüksek yere yerleştirmekten, hayvanlardan, bitkilerden, sulardan, dağlardan çok önemli olduğuna, her şeyin insan için yaratılıp insana kulluk etmesi gerektiğine inanırmış gibi yaşamaktan vazgeçelim. Belki o zaman insanın değerini öğrenir, hayvanla, bitkiyle, suyla, dağla, taşla birlikte bir anlamı olduğunu, olabileceğini anlar, belki o zaman insana saygı duymasını başarırız."

Mesela o ılık bahar güneşinin sıcaklığının şımarıklığı, bahçedeki iğdenin sarhoş eden kokusunun cesaretiyle kimseyi umursamadan yarı beline kadar balkondan sarkıp, " 'Bağlaç' olmakla kalacağını sanan dosta "girişiyle yeni yazıp astığı; "ÇEŞİTLEMELİ KORKU"yu görse. Ne komik olurdu.

"anılarım senin gelece-
ğin oluyor, gerçeklik
duyusunu yitirip, uzak-
tan uzağa hep senin siv-
rildiğin bir pus içinde
yaşamağa başladığım
şu anda.
sen ağaçtan sen ağaca
koşuyorum, aradaki pu-
sarık bataklıkta ayrı-
şıp yıvışan günlerin
hiçliğinde."

Ertesi günü bile bekleyemeden, elinde kâğıt ve kalemle akşamın darında, içeriden gelen daktilo sesine karışmış kedi mırıltılarını bölerek kapısını çalsa, "Bilge Bey, çok meşgulsünüz biliyorum ama kusuruma bakmayın. Geçenlerde yazdığınız öykünün tadını çok beğendim. Tarifini almaya geldim" deyip, onun davet etmeme ihtimaline karşı aceleyle içeriye dalıp salondaki bulduğu ilk koltuğa otursa, daktiloya takılı kâğıttaki "TROYA'DA ÖLÜM VARDI "yı okusa. Ne ayıp olurdu.

"Ona ilk gecelerden birinde, sevdiğim bir insan bir şey ister yahut severse, o şeyi ben de ister ben de severim demiştim de hemen atılmış,"öyle olmamalı" demişti. Öyle olması güzel ama öyle olmamalıydı heyecanı silmek için. Çok sonra bir gün o, "İnsan bir insanı severse sever sevmezse sevmez ama bir kez sevdi miydi, kusurları, eksiklikleri, yanlışlarıyla sevmeli" dediğinde ben atıldım, "O eksiklikleri, yanlışları düzeltmeye çalışmak seven insanın hakkı olmamalı mı" diye sordum. Duraksamadan konuştu; "Düşünülebilecek en yüksek ölçü bu olsa gerek iki dost arasında."

Ertesi gün arsızlığı iyice ele alıp kapı deliğinden geldiğini gözleyerek, "Kişinin en zayıf olduğu yer, evi" dediği evinin kilidini çeviriyorken ayaküstü yakalayıp "Dün sabah yürüyüşten dönerken cebinizden imgeleriniz düşmüş. Onları buldum yolda. Size vereyim" dese. Ne garip olurdu.

-Anneliğin bulut rengi
-Sevmenin yumuşaklığı
-Dünyanın kiri gözüne kaçmamış çocuklar
-Güneşin içinde yüzmek
-Eğilmek bilmeyen sevgi
-Kudurgan bir yalnızlık
-Kuruyan erkek damarları
-Aydınlığa doğru akmak
-Sevgi sıçratmak
-Erincin taşırıcı garipliği
-Aşkın tüketilmez güçlüğü
-Kavurucu sevgi
-Kemik katılığındaki acılık
-Gözleri bağırmak
-Karanlık uğultu
-Mavi dipsizlik
-Karanlığı harcamak
-Mavi bir mutluluk
-Kör sevgi makinesi
-Mavi mutluluk
-Kendi gönlünün içinden görmek
-Karanlığın sözle aydınlanması
-Karanlık titrerken
-Dakika yürekçe bile değersiz
-Gövdeler buruk
-Sıfırdan birin çıkışının gülünçlüğü
-Kısalmanın bolluğu ile gürleşmenin sevinci
-Trenin soluğu
-Ter içindeydi sokaklar
-Bulut bulut bir sıcaklık
-Uykunun mor aydınlığı

Bir başka gün, daha da ileriye gidip, apartmandaki ayak seslerine ikide bir kulak kesilip, hırsından tırnaklarının yenmiş hallerini saklamaya çalışarak "Göçmüş Kediler Bahçesi"ni, "İyi günler Bilge Bey. Farkındayım sizi çok rahatsız ediyorum ama kedinizin tüylerinden bir öykü uçmuş balkonuma. Onu getirmiştim" dese. Ne gülünç olurdu.

"Kedilere benzeyebilseydik keşke. Öyle diyesim geliyor sık sık, bu son yıllarda. Yaşadıkları anın iyicene farkındalar gibi. Bir şey bekliyorlarsa bir deliğin başında, onları oyalayıp oradan uzaklaştırmak pek güç. Bildikleri bir yerde bildikleri bir iş görülürken, her gün seyrettikleri, kendilerince katıldıkları (anlayamadığımız, bakarak da bir işe katılına bilirliğidir) o işe sanki ilk kez bakacaklarmış gibi, uyuklamakta oldukları yerden kalkmağaüşenmeden gidip seyrederler yapılanları... Uykularının hangi katındalarsa, o katın uykusunu yaşarlar.

Bizlerse, uydurduğumuz bir zamanla övünürken, her işimizi, her sözümüzü o zamanın akışı içinde ötede, ileride, gelecekte varılacak, bir noktaya varmak üzere yapılıyor ya da söyleniyor görürken, yapmakta, söylemekte olduğumuz şeyi unutuveriyoruz. Bir ereğe yönelerek, bir erkek düşüne kapılarak giderken, sonraları -biz göçtükten sonra- yaşamımız, daha da ileri vararak, YAZGIMIZ adı verilecek bir dizi anın her birinin biricikliğini, değiştirilemezliğini, yerine konmazlığını şuncacık olsun fark etmiyoruz. Ama kedi sever gibi sevmemeliyiz sevdiklerimizi."

Çat kapı, yerli yersiz, denli densiz, hayranlık, gıpta ve merakla ikide bir karşısına dikilen hevesli komşusuna, "Benim dilim, çiçek dermek üzere eğilip kalkan bir gövdenin yumuşaklığına, dalgalanışına ulaşmalı"yı anımsatacak incelikteki ifadesiyle, "Küskünlük, dört duvar arasında bir taşın elle parçalanamazlığıdır. Gelin birbirimizi küstürmeden sizinle karşılıklı kahve içip, köpüklü imgelerden fallar yaratalım" dese.
Ne hoş olurdu.