Güneşi doğuran kadınlar

Belgin ÖNAL 08 Mart 2019 Cuma, 00:57

Ezidilerin bir atasözü vardır, "Bizim topraklarda önce kadınlar uyanır, sonra güneş doğar. Çünkü kadınlar güneşi doğurur."

Bu metaforik gücümüze rağmen biz kadınlar var mıyız ki?

Belki biraz. Biraz daha. Olmaya, dizlerimizdeki, kalplerimizdeki kanayan yaralara aldırmadan var olmaya çalışanlarız. Zaten hayat, yenileceğinden şüphe etmeksizin var olmaya harcanmış zaman değil midir?

"Biz gözyaşlarımızı gizleyen insanlarız

Biz kahkahamızı da gizleriz

Biz koşuyu kaybettikten sonra da koşan atlarız."

Sanırım Cemal Süreya'nın bu dizeleri kadar kadınları anlatan daha güçlü sözler bulamazdım. Okuduğumda ilk aklıma gelen buydu çünkü. Ne kadar bizi anlatıyordu. Kadınları. Kaybettiğimiz onca koşuya rağmen ayağa kalkıp, yeniden yeniden kaybedecekleri koşulara koşanlarız. Hep böyle olmuş tarih boyunca yine öyle olacak.

8 Mart 1857 tarihinde ABD'nin New York kentinde 40 bin dokuma işçisinin daha iyi çalışma koşullarını istemesiyle bir tekstil fabrikasında greve başlandı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulu olan barikatlardan kaçamaması sonucu 129 kadın işçi hayatını yitirdi.

26-27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka'nın başkenti Kopenhag kentinde 2. Enternasyonal'e bağlı kadınların toplantısında Alman Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikasında yangında ölen kadın işçilerin anısına 8 Mart'ın Kadınlar Günü olarak anılması önerisini sundu ve bu öneri oy birliğiyle kabul edildi.

Türkiye'de 1921 yılından itibaren 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanmaya başlandı. 12 Eylül 1980 darbesi döneminde dört yıl kutlama yapılmadı. 1984'ten itibaren her geçen gün daha da geniş kitlelerle kutlanmaya devam ediliyor.

Hukuk, gelenek, alışkanlık, kolaylık adına ne derseniz deyin toplum anneliği yücelttiği kadar kadınlığı yüceltmeyecek. Hele ki yaşadığımız coğrafyada bu böyle olagelmiş. Kadına yazılmış onca şiire, romana, öyküye karşın çekilmiş silahlar, bıçaklar, dayaklar ve dayatmalarla ayakta sendeleyerek durmaya çalışan kadınlardan söz ediyorum.

Çok az erkek kadınların yüzündeki değişen hüznü çıkarsız sevebilmiştir tüm kalbiyle. Çünkü kadınlar, kaçtıkları tüm savaşların yaralarını, kaybettikleri savaşların yanına taşıdılar bu güne dek. Ailelerinden, eşlerinden, toplumsal baskılardan arınmış "kendi" olabilen kaç şanslı kadın kalabilmiştir bu topraklarda? Bütün rüyalarını erkeklerin ayaklarının altına seren kadınlar ezilmiş olarak çıkmadılar mı sonunda?

Kadın ve erkeği birbirinden ayıran nedir? Oysa ortak değerleri taşıyor iki cins de. Acı, keder, aşk, umut ve cesaret gibi. Erkekler sadece şiddet uyguladıkları için değil, ruhumuzdaki ışığımızı söndürüp bizi sevgisiz ve güvensiz bıraktıkları için korkunçlar bence. Bunu niye yapıyorlar? Bu kadar güçsüz, aciz, korkak ve yetersiz olduklarından mı? Kadınların varlığı nasıl bu kadar ürkütücü olabiliyor? Ne yazık! Kadın herkestir aslında. Annedir, kaynanadır, eştir, çocuktur, abladır, haladır, teyzedir, görümcedir, baldızdır, komşudur, patrondur, esnaftır, arkadaştır, sırdaştır, emekçidir. İnsandır.

Eduardo Galeano Fransız İhtilali döneminde giyotine gönderilen Olimpia de Gouges'in sözlerini paylaşır kitabında. "Biz kadınlar idam sehpasına çıkabiliyorsak, neden kürsülere çıkamıyoruz?" Bu soru kürsüdeymiş gibi gözükmemize rağmen hala sorulması gereken sorudur.

"Evlilik teklifini reddettiği için Hatice Kaçmaz'ı 16 yerinden bıçaklayarak öldüren kişiye "Tutku derecesinde aşırı sevgi" indirimi verilen bir hukuk sisteminin geçerli olduğu ülkede yaşıyoruz. Çocuk gelinlerin, aile içi tacizlerin, çocuklarının önünde annelerini namus gibi sadece kadınlara yüklenen kavramları taşıyan kadınların ülkesinde yaşıyoruz utanç ve korkuyla.

Gerçi kadınlar felsefenin geliştiği zamanlardan bu yana kıymeti, ederi bir türlü bilinememiş bir varlık olarak tarihe yerleşmeye çalışmış durmuş. Erkek filozoflara göre düşünce erkeklerle, duygu ise kadınlarla özdeş kabul edilmiş. Filozofu kadın ve erkek olarak ayırmak en başta yanlışın ta kendisi. Fikirlerin, bilgeliğin cinsiyeti olmaz ki.

Aristoteles, "kadınlarda ruh bulunmadığını", Kant "kadınlarda akıl yeteneklerini eksik olduğunu" düşünür.

Tüm bunlar hayal kırıklığına uğratsa da felsefe ve mantığın kurucusu sayılan koca yürekli Sokrates'in, o dönemin kadın filozofları Diotima ve Miletli Aspasia'dan ders aldığı anımsanmalıdır.

Sokrates'e göre kadınların farklılıkları erkeklerden aşağı oldukları anlamına gelmez. Kadınların özelliklerinin erkeklerden aşağı durumda olmasının tek nedeni hiç eğitim görmemeleridir. Sokrates'in kadın konusu üzerinde ilginç bir biçimde ileri düşünceleri olduğuna kuşku yok, hatta bu durum bazı kadınların kendisinden bile daha bilge olduğunu kabul etme noktasına kadar varıyordu.

Bir keresinde Sokrates'e iyi eşlerin kocaları sayesinde mi böyle oldukları sorulduğunda şöyle yanıtlamıştır; "Aspasia'ya sorun. Bu konuda benden çok daha fazla şey biliyor."

Kadınlar düşüncelerini dökecek ses bulamadılar. Yazdılar, çizdiler, öldüler, öldürüldüler ama kendi seslerine bir türlü ulaşamadılar. Ses bariyerleri çoktu. Egemen erkekler, önyargılar, toplumsal çıkarlar, kurumsal beklentiler, biyolojik, psikolojik yapılar her neyse hepsi sesi kesti. Sessiz bir var oluş ancak sessiz bir düşünüş ve duyarlıkla kavranabilirdi. Zaman hızla geçerken durup sessizliği duyacak kimse yoktu. Acı ve ölüm karşısında hepimiz eşit ve çaresiz değil miyiz oysa?  Emile Zola'nın ,"Özgürlüğünü ısrarla arayan bir kadının ahlaki gücü, köleliği benimsemiş binlerce sessiz kadının gücünden daha fazladır." sözüne hak vermemek mümkün mü?

Oysa her şeye rağmen kadınlar soluklanmak için kondukları dalların kırılmasından korkmadan, kendi kanatlarına güvenmeliler uçabilmek için. Çünkü köle, kafes yokken bile uçmaktan korkan kuştur. Her kadın Simurg sayılır aslında. Onca ölen, yiten, yarı yolda kalana rağmen popüler kültürün pompaladığı vücut ölçülerine, erkeklerin beğenilerine göre giyinmek için değil kendi yüzünü görebilmek için aynaya bakabilmelidir.

"Senin adını kol saatimin kayışına tırnağımla kazıdım Piraye" diyen Nazım'ın, öldüğünde "Vera" yazıyor oluşu da başka bir yazı konusudur belki de, erkeklerin aşkı ve kadınları nasıl sevebildikleri üzerine.

"Bana çiçek gönderme, bir kuş ağacı gönder.

 Alnıma dokunanlar iyileşmiş desinler..."  Ülkü Tamer

Kuş ağacı gönderebilen koca yürekli erkeklere ve iyileşen kadınlar okusun benim yazımı.