Çocuklarla, çocuklar için felsefede gelecek boyutu

Belgin ÖNAL 07 Ocak 2020 Salı, 12:31

Çocuklarla geleceğe doğru yürüyoruz. Kendi çocukluğumuz ise unuttuğumuz, silik, hayali  bir geçmiştir. Çünkü zamanın adımları geriye doğru hareket etmez. Zamanın ölçüsü değişimdir ve değişimin peşinden koştururken onun durmayan çarkları içinde iki şeye rastlarız. Biri dil, diğeri düşüncedir. Dile gelmek, sözcüklerle içindekileri dışarıya çıkarmaktır.

Sözcükler, düşünmeyi işaret ettiği şeyleri ıskalamasın diye ona kılavuzluk ederler. Çocuklar da, iletişim gücü ve kendi özgün düşünceleriyle, katışıksız sorgulamalarıyla bizim dünyamızdalar. Varlıklarına saygı duymak en önemli ödevimiz olmalı.

Çocuklar insan ufağı değildir. Kendine özgü iç dünyası, algısı, beğenisi, düşünsel ve duygusal yapısıyla başlı başına bir varlıktır. Toplum içinde büyüklerle bir aradadır. Dolayısıyla dünyaları ortaktır. Ve bize unuttuğumuz o masum kökümüzü hatırlatırlar.

Büyüklerin, bilginlerin bilemediklerini çocuklar bilirler aslında. Kararmaya başlamamış ışıklı dünyalarıyla görürler pek çok şeyi.  Başkalarına benzemeye başlamadan, birer kopyaya dönüşmeden onlara eşlik etmeyi başarabilmeliyiz.

İnsan soyunun en lezzetli ve doyurucu ürünüdür edebiyat hatta ikinci hayatlarımızdır diyebiliriz. Her şeyi yaşamaya yetmeyecek kısa bir ömürde tanık olamayacağımız yaşantılarla, değerli insan eylemleriyle, erdemli kişilerle rastlaşırız. Ve bu büyük bir fırsat, bir şans ve yol göstericidir bizim için. Yolumuzu kaybetmiş bizlere ne büyük bir kolaylıktır. "İyi bir kitap içimizdeki donmuş değerleri parçalayacak balta olmalıdır." der Kafka. Ne otoriteye ne de geleneklere itaat etmeden yaşamayı öğretmek gibi o baltayı tutan el olmak gibi bir görevimiz, sorumluluğumuz olmalı bizim. Çünkü çocukların eğitimi neredeyse cellatlar ve gardiyanlar ele almış görünüyor çağımızda. Suçlu, sokaklarda, kimsesiz, ne yapacağını bilemeden yoksulluk, kederle boğuşan ve acımasız yetişkinlerin dünyasında yaşayan bu çocuklar bizim. Bir mülteci çocuğun yaralarından, tacize uğramış bir çocuğun dile gelmemiş suskunluğundan hangi yetişkin sorumludur?

Çocuklara onları ürkütmeden, bunaltmadan, dikte edip itaat beklemeden felsefeyle tanıştırmanın en etkili yolu edebi metinlerden başlamak. Onların zihinsel ve düşünsel dünyalarını bozmadan soru sorma heveslerini beslemek. Edebi metinlerde aradığımız, gerçekliğin büyülü, yalın ve içten yansımasını bulabilmek. Çocukların dünyasına en samimi yaklaşım bu yolla sağlanabilir. Büyürken kaybedecekleri o çok kıymetli merak, soru sorma, öğrenme hevesi, bambaşka dünyalara ulaşabilen kendilerine özgü dünyalarına ait o cevheri kaybetmeden felsefeyle tanışmaları sağlanmalı. O cevher felsefenin sorularıyla beslenmeli. Çocuk, bilgiye dayanarak dünyadaki bağlantıları görebilmeye başlar bunun sonucunda. Onlarla birlikte unuttuğumuz merakı yeniden canlandırmayı öğrenebiliriz. Çocukluk hatırlanmadan felsefe yapılamaz. Çünkü felsefe kavramsal ezberlerin dışında yapılabilir. Aynı dünyanın anlamsız ve zorlu sorunlarıyla çocuklar da baş etmek zorundadır. Onlar kendi benzersiz bakışlarıyla bizim çok da sıradanlaşan cevaplarımızın ötesinde yaratıcı sorularıyla yeniden bilmek isterler dünyayı. Felsefe yapmak için değil. Sadece bilme meraklarını giderecek yalınlıktaki içten sorularla bunu yaparlar. Görünenin ardındaki gerçeğe ulaşma doğru değerlendirmelerle mümkündür. Kendi varlığı üzerine düşünmesi, diğer var olanlarla bağını kurabilmesi, değişimlere karşın değişmeden kalanların farkına varılması oldukça önemlidir ve çocuklar doğal olarak kendiliğinden bu sorgulamaları yaparlar. Kocaman dünyanın içine girerken yanlarında onlara eşlik edecek bu sorulardan başka yardımcıları yoktur.  Bizim yetişkinler olarak onlara yapacağımız en büyük iyilik, kendi doğrularımızı onlara belletmeden, çocukların var olan henüz bozulmamış cevherlerini koruyacak anlayışı gösterebilmek, özgür alanlar bırakarak kendilerini gerçekleştirme fırsatı verebilmektir.

Oysa ki her yaştan insan her zaman felsefe yapabilir. Bir kavram etrafında fikirlerini söyleyebilir, gerekçelendirebilir, diğerlerinin fikirlerini dinleyebilir, gerekirse kendi fikirlerini yeniden düzenleyebilir. Felsefe eğitiminin sağladığı bir diğer fayda ise, karakter inşası. Felsefi soruşturma çocuklara sabır, dinleme becerisi, başkalarının düşüncelerine saygı ve cesareti öğretebilir. Hayatın özünün vaat edilmiş bir mutluluktan ziyada acıdan oluştuğu öğretilmelidir. Çağın çocukları keyif, eğlence ve bencilce bir mutluluk arayışı içindeyken hayatın sert duvarlarına çarptıklarında o kurgulanmış ve yanlış öğretilmiş dünyayla ne yapacaklarını bilemeden erken yaşta başlayan depresyonlarıyla  mücadele ediyorlar. Oysa rasyonel bir dünyayı öğrenen çocuk kederin ve acının, sevinç ve mutlulukla kardeş olduğunu bilerek büyür. Seçeceği eylemlerin sonuçlarını öngörerek ve değer koruyarak vicdanının notalarını akort edebilir. Hazır reçetesi olamayan bir dünyaya başka türlü bırakamayız çocukları. Kardeşçe yaşamayı, hastalıkla mücadele edebilmeyi, yoksullukla başa çıkmayı, tüketim alışkanlıklarını kontrol edebilmeyi, duyarlılık ve duygudaşlıkla yaşamı çiçeklendirmeyi öğrenmeli çocuklar. Anlamların saklandığı kelimelerin, masalların, öykülerin içinden geçerken başarabilir bunları. Başka "ben" lerle karşılaşan çocuk kendiyle karşılaşır. Belki hiçbir zaman yaşayamayacağı bir an ile tanışır Kendi olsa nasıl davranabilirdi? Başka eylem olanakları da mümkün müydü? Sorgulamalarına başlar ve kendi dünyası dışındaki dünyaları tanır. Bu hiçbir okulun, kurumun öğretemeyeceği eşsiz bir deneyimdir.

Ölüm, evrenin sonu, kuralların adil olup olmadığı, güven, korku ya da cesaret gibi kavramlara dair sorularına o pırıl pırıl bakışlarıyla nasıl cevaplar verebildiklerine tanık olmak eşsiz bir deneyim biz yetişkinler için. Öylesine zarar verdik ki bu dünyaya,  çocukların kalbiyle bakabilmeyi unuttuk. Bunu anımsamak bile bizler için büyük bir armağandır savaşlarla, sömürüyle, haksızlık yaratan seçimlerimizle biçimsizleştirdiğimiz dünyayı çocukların düzenlemesini beklemek onların omuzlarına büyük yükler yükleyerek haksızlık etmek gibi geliyor bana. Ama edebiyat eserleri halden anlayan, değişik insan boyutlarını gösteren, iyiliğin ve kötülüğün karmakarışık birbirlerine geçmiş çizgilerini ayırmaya yarayan örneklerle dolu olması bakımından suçumuzu hafifleten bir dünya sayılırlar yine de. Merhamet, sevgi, halden anlama, yoksulluğa karşı gururun gücü gibi kavramları içimiz acıyarak ta olsa hayat bilgisi olarak başka yerlerde göremeyeceklerimizi okuruz metinlerde. Olası seçeneklerimizin farkına varırız en azından. Her şey bu kadar berbat olmak zorunda değildir ve başka türlü bir yaşam da mümkündür. Bu bilgi çocuklar henüz bizim yamulmuş tezgâhımıza uğramadan öğretilmelidir. Hayatın ana fikri ölümdür ve diğer bütün olabilecek olanlar ona varmadan elimizden gelen en insana yaraşır eylemlerden oluşur. Bu edebi metinlerde dikkat edilecek en önemli ayrıntıdır kanımca.

Yaşamda iki değer karşısında seçim yapmamız gerekirken aldığımız kararlar bizim insan boyutumuzu gösterir.  Sağlaması ölümle yapılan bir ömürde, değerler arasında seçim yapmak oldukça meşakkatli bir iştir. Onun için çocuklara onları uyutan değil aksine uyandıran masallar okumalıyız. "Masal dinlememiş çocuklar, büyüyünce kedi resmini cetvelle çizer." der Cemal Süreya.  O kalıpları, kavramsal çerçeveleri, bizim gibi bakmayı öğretmek o çocukların özgün dünyalarını, yaratıcıklarını daha en başından yok etmek demektir. Oysa bize benzemeyenlerden ne çok şey öğreniriz.

Büyükler masal dinleyebilir ama çocuklara gerçekleri açıkça söylemek gerekir. Çünkü bu zor seçimleri yaparken değer koruyarak yapabilmeyi öğrenmelidir çocuklar. Dostluk, özgürlük, düşünmek, yaratmak, sevmek, paylaşmak ve diğer insanlarla duygudaşlık içinde yaşayabilmek ancak değer bilgisiyle mümkündür. Anayurdumuz, çocukluğumuz buradan şekillenmeye başlar. Aynı şeylere yeni gözlerle bakabilmeyi öğrenmekle yaşam yeniden başlar. Çocuklar erdemlerini kaybetmedikleri katışıksız ruhlarıyla büyüklerden daha yalın bakabilirler dünyaya. Çocukluğumuzu bundan ötürü özlüyoruzdur aslında.

Bizi bilgiye götüren yol kuşkudan, sorgulamaktan geçer ve aslında bilgiye ulaşmaktan daha zevkli bir süreçtir. Bu yolculukta felsefe bizi çocukluk elbiseleriyle giydirir. Ana yurdumuza geri dönüş biletimizdir felsefe. Sorularımız, meraklarımız, öğrenme hevesimizle dünyayı anlamaya çalışırız.

Bir edebiyat eserinde yazma eyleminin arkasına saklanan yazarın yaşama yüklediği anlamları, yaşama yüklediği boyutları görürüz. Yaşayarak değil yazarak kurulan dünyanın eseridir edebiyat. Yazar kötülüklerle savaşır, yalnızlığı, dostluğu, adaleti, özgürlüğü yeniden kurar kelimeleriyle. Çocuklardan daha büyük olmamız, düşünce ve duyguda da büyük olmamız için yeterli değildir. Çocuklar bizden daha az biliyor sayılmazlar. Oysa yetişkinler çocuklara yol gösterip, yönlendirmeyi o kadar seviyoruz ki onların bize sunacağı dünyaları, çözümler, en heyecan verici fikirleri kaçırıyoruz. Felsefeyle ilgilenenlerin yapacağı en önemli şey çocukların sahip oldukları düşüncelere saygı duyarak onlarla dünya arasında bağ kurabilmeye çalışmaktır. Onların bize verdikleri yeni sorulara onlarla birlikte yeniden bakabilmektir. Çünkü felsefe mirasa konmuş bir hazır yiyici değildir ve her seferinde yeniden başlayandır. Çocuklar bize o ilk başlangıcı hatırlatırlar. Unuttuğumuz cesareti hatırlarız yeniden. Felsefe yaparız, çünkü dünyaya terk edilmişliğimizin, soylu yalnızlığımızın, var olan ve olmayan her şeyin adını koyma sorumluluğumuz vardır.

"Edebiyat bizi yalnızca dış dünyaya ve hayata ilişkin bilgilerle değil, aynı zamanda kendi içimizle, kendi duygularımızla da tanıştırır. Bazen okuduğunuz bir öykü sizi birkaç yaş birden büyütür. Çoğu kez edebiyat, hayattan daha çabuk büyütür" der Murathan Mungan ve Rilke ekler;

"Büyümesine büyüdük;

zorladık kimi zaman kendimizi büyümeye,

biraz da onların,

büyümüş lükten başka şeyi olmayanların hatırı için."