Bir virüslük canımız!

Belgin ÖNAL 23 Mart 2020 Pazartesi, 23:10

Şeyh Sadi Şirazî'ye "İnsan nedir" diye sormuşlar. "Birkaç damla kan ve binbir endişe" cevabını vermiş. İşte bu kadarız.

Zamanın uzun soluğu içinde kısacık virgüllerden ibaretiz. Bunca böbürlenme, gözü doymazlık anlaşılır değil. Dünyaya kafa tutanları, düşünen beyinleri diye kendinden başka tüm varlıkları hiçe sayanları da anlamıyorum. Anlamak onlara hak vermeyi de belki içerir o nedenle anlamamak istiyorum. Çünkü kalbimin, aklımın, vicdanımın paramparça olduğu zamanlardayım.

Pek çok teori, fikir, düşünce, komplo, o bu derken insanlar ölüyor gözümüzün önünde. Hızla insanlık ölüyor. Birçok ölümün karşısında kapış kapış yağmalayarak hayat çalmaya uğraşıyoruz. Evlere kapanıp ölmediğimiz için sevinmek bile ayıp geliyor hastanelerdeki insanların halini gördükçe. Bir virüslük canımız var bu aymazlık, doğaya, bir başka cana düşmanlık nedir acizliğimize bakmadan.

Bir türlü uyamadığım çağa ayak basmışım da gidene kadar da kendime ait bir yer bulamadan, yerleşemeden gideceğim duygusu içimde yaşıyorken salgındı, depremdi derken hiç uyuşamadık hayatla. Bir terslik olduğu belliydi daha en başından. Çocuk aklımla sezmiştim de bilememiştim. Şimdilerde aklım eriyor ama. Çocukları öldürmüyor diye sevindiğimiz ama çocukların anne babalarını, umutlarını, sevinçlerini öldürdüğünü göremeyecek kadar bazen saçma düşünebiliyoruz.

"Her yerde olma avantajının sefasını süren, Tanrı değil Acı'dır." diyor Cioran. Bu acıyı bile isteye çoğaltan bizlerden başkası mıdır dünyada? Bu ne hadsiz bir varlık olduğumuzun kanıtıdır çaresizliğimizin yanında.

Şimdi suyla, sabunla, el yüz yıkamayla çare bulmaya çalışıyoruz. Yüzümüze hangi yalancı maskeyi takacağımızı karıştırarak. Malum limon kolonyası bulamadığımızdan evin içi 'Yalova Geceleri' kokuyor artık. Oldukça romantik çağrışımlar yapsa da ev hapisliğimiz, hastalıklarımızla birleşince bir hayli gerilimli filme dönüşüyor günlük hayatımız.

Anahtarları dahi silmeye başlarken aslında ruhumuzdaki o bencilliği, yaşama içgüdümüzü de parlattığımızı unutuyoruz. Evimizdeyiz, sevdiklerimiz iyi. Tamam, güzel de, dünyada mülteciler, tutuklular, temizliğe ulaşamayan yoksullar, sağlık hizmetlerinden yoksun insanlar da var. Hepimiz sağlıklı, iyi olsaydık dünya bu kadar yaşanılmaz olmaktan çıkmazdı. Bunu bilmek bu kadar mı zor? Dezenfektan beyinlerde de işe yarar mı?

Dostoyevski "Elbette şimdi üzülmek boşuna. Kelle kesildikten sonra, saçların ardından ağlanır mı?" der.

Silaha ayrılan paraların okullara, hastanelere aktarılması gerektiğini, bilimsel çalışmaların bizi doğaya karşı ayakta tutabilecek en etkin güç olduğunu, sağduyulu, insanca yaşamanın ne kadar elzem olduğunu anlayabilmek için onca insanın ölmesi gerekmiyordu. Ne yazık ki insanca yaşamayı bilemediğimiz için bize yaraşır biçimde de ölemiyoruz. Çok tuhaf bir kırgınlık ve kızgınlık halindeyim haberleri okudukça.

Dünyanın evrildiği yeri bilmem ama devrildiği yer belli. Sevgisizlik, güç zehirlenmesi, korkunç dipsiz ego. Saymakla bitmeyecek.

Behçet Aysan "Sevmeyi Unutanlar İçin" şiirinde içimdekileri yazmış çoktan zamanında;

"sevmeyi unutmuşsunuz kardeşler / yalan her şey gibi / aşklarınız da. / yaşamı ölüm / diye anlatıyorlar size / yalanı gerçek diye. / ne leylakların / tomurundan / haberiniz var / ne önünüzden / kara bir tabut / gibi geçen geceden. / sevmeyi unutmuşsunuz kardeşler / yalan aşklarınız / da.