Bir film şeridinde İmroz'un Namık Usta'sı

Belgin ÖNAL 24 Temmuz 2019 Çarşamba, 11:46

Hayat, parçalarından anladığımız kesitler toplamı. Hatta darmadağınık, yerini bir türlü bulamadığımız yap-boz parçaları gibi. Film şerittir ve o şeritte Namık Usta gülümseyen yüzüyle bakar bana yıllardır. Bu yazıyı ne zaman yazacağımı bekler belki de.

Sıkıcı, durgun, bıkkın günlerimizi renklendiren, "şimdi"nin bunaltıcılığından bizi kurtaran Namık Usta. Çocukluğumuzun ince saçlarından geçen esintisinde, çay bardağı ölçüsünde gazete külahlarına konulmuş çekirdekleri çıtırdatarak yediğimiz, kabuklarını yere atabilme özgürlüğüyle izlediğimiz açık havada, yazlık filmler. En hazininden en heyecanlısına kadar bizi kendimizden alıp götüren sahneler.

Yeşilçam'ı İmroz'a taşıyan Namık Usta, benim çocukluğumun unutulmaz hatıraları arasındadır. Onun sayesinde neredeyse dünyanın ortasında kendi kaderleriyle baş başa kalakalmış bir avuç ada halkına, bambaşka dünyaların, yaşamların olduğunu, siyah beyaz dünyamızı renklendirmeyi görev edinmiş olarak hatırlarım kendisini.

"Ne Günlerdi!" film gibi. 1915 İstanbul/Pendik doğumlu Namık Usta. Alzheimer olduktan sonra 1997'de vefat ediyor. Belki kendi iç dünyasında filmleriyle yaşamıştır, unutmak istemedikleriyle birlikte diyorum kendi kendime.

Annesi ve deniz subayı olan babasını küçük yaşlarda kaybediyor. İmroz'a ilk 1940 yıllarında telsiz operatörü olarak geliyor. Ve burada hayatının aşkı Paraşkevi İşkilara ile karşılaşıyor ve film burada başlıyor. Papaz yardımcısı olan babası, kızını vermek istemiyor. İki sevdalı 1942 yılında İmroz'dan kaçarak İstanbul/Pendik'te buluyorlar kendilerini. Tüm engellere karşın evleniyorlar. 43 yılında kızları Sevim, 45'te Aysel, 50'de Gülsen doğuyor. Bu arada maddi sıkıntılar, tekrar askere alınmalar yaşanırken 46'da İmroz'a babanın kızını affetmesiyle mutlu sona giden geri dönüş yaşanıyor.

Adada arkadaşları Taki ve Stelyo Boyacı ile film makinesi gibi araçları tamir ederken, film gösterimine başlıyorlar. Aslında tamir ettiklerinin kırık, yalnız ve hüzünlü kalpler olduğunu bilmiyorlardı belki de. Kahvelerde, okuma odalarında, köylerde derken benim çocukluğuma iz bırakacak yazlık açık hava sinemasında filmler izlenmeye başlanıyor. Oraya gitmek derli toplu giyinmek, toplum içine çıkılacağını bilerek hazırlanmak, ortak duygu, ara verildiğinde silinecek gözyaşları için mendil götürmeyi de ihmal etmemek demekti. Yazın her akşam merkezde, Zeytinli ve Dereköy'e de gezici sinema gösterimi yapıyorlar. Dereköy'de insanlar Namık Usta geliyor diye yollara onu karşılamaya giderlerken içlerindeki kalplerine sığmayan heyecanlarını da birlikte götürüyorlardır eminim. Cuma Zeytinliköy, cumartesi Dereköy, pazar Bademliköy şenlenir o arada kopup duran şeritlerle. Hayat da öyle değil midir zaten, en olmadık yerde kopuveren. Üstelik Namık Usta'mızda yoktur yanımızda, tamirini yapıp yeniden başlatan.

Merkezde, köylerde yaşayan adalılar o kötü hava, deniz koşullarına, iki de bir kopan film şeritlerine rağmen merakla beklerdik hepimiz yeni gelecek sinemada oynatılacak hayatları.

Efekt olmayan, insanları ağlatan, güldüren ve düşündüren tekrarsız sahneler, filmlerde kullanılan malikâneler, evler, yalılar, mekânlar sanki o filmler için yapılmış gibi gelirdi bana. Adada bizim gibi yaşanıyor zannederdim hep çocuk aklımla.

Adile Teyze'siyle, Kel Mahmut'uyla İnek Şaban'ıyla, Ferit'iyle, Zeki Metin'iyle, Deli Kadir'iyle, Sultan'ı ile Kara Murat'ı ve daha birçok unutulmaz kahramanı ile eski Türk filmleri her zaman kafamızda ve kalbimizde yerlerini aldılar Namık Usta sayesinde.

Kötü adamların ve işsiz güçsüzlerin bile takım elbise giydiği dönemlerdi. Ayhan Işık ve Ediz Hun'un pis sakal ile berduş tipi çizmeye çalıştığı, "güzel olduğunuz kadar küstahsınız da..." gibi repliklerin yerleştiği, sizli bizli konuşulan, fettan kadını Suzan Avcı'nın oynadığı ve Ajda Pekkan'ın ise tanınmayacak bir tiple kombinezon giyerek arz-ı endam ettiği filmler. Erol Taş' izlerken bile kötülüğüne tahammül edemeyerek yuhalayan izleyicilere tanık olmaktı o yazlık sinemada olmak.

Özel Çamlıca Lisesi'nde yaşadığı yer yer eğlenceli, yer yer de dokunaklı öyküleri anlatan film, Hababam Sınıfı, Selvi Boylum Al Yazmalım, kamyon şoförü İlyas (Kadir İnanır), İstanbul'dan Asya'nın (Türkan Şoray) birbirlerine aşık olmaları. Gazoz ve Nuri Alço fenalıkları. Ama ben en çok babacan ve iyi kalpli Hulusi Kentmen'i severdim. Jön bakışlı Ayhan Işık nedense pek etkilemezdi beni.

Öksüz bir genç kız olan Gülseren'in yaşadığı dram ve aşkı Necip'in hikâyesi. Alamaz bin sevgili / kalbimdeki yerini / sanki içimde açan / bu sarmaşık gülleri? Unutulur mu bestesi ve güftesi Teoman Alpay'a ait olan Muhayyerkürdî makamlı "Sarmaşık Gülleri"?

60 ve 70'li eski Türk filmlerinin yarattığı "öpüşmem" ekolu, kader kurbanına acıma ve gerekirse kader kurbanları için af çıkarma, malvarlığına düşmanlık, batının tüm değerlerinin yoz olduğu inancı, sevdiceğinin bir damla gözyaşıyla ölünün dirilmesi, yatak hastasının birden gözlerinin açılması, yürümeye başlaması, uçan Battal Gaziler hepsi Namık Usta'nın bize çocukluk armağanıdır.

Kartal ve Filiz, Belgin (Adımın nereden geldiğini söylememe gerek bile yok) Ayhan, Ediz, Türkan hepsi bir sonraki filme kadar aile fertleri olarak günlük hayatımızın içindeki başrollerini alırlardı. Önder'e ısınamamışımdır mesela nedense. Hep elinde bir viski bardağı hain planlar içinde olmasındandır belki de.

"Onca şarkı, onca film, onca roman ama sevmeye yetmez herkesin kalbi." der Murathan Mungan. Ben sevmiştim Namık Usta'yı. Çünkü benim çocukluğumun o anlamı olmayan boşluklarını en renkli karelerle doldurmuştur, üstelik siyah ve beyazken hayat.

Zakkum - Eski Türk Filmleri Şarkı Sözü

Sanki kapı çalacak

Döneceksin geri

Öyle biter ya hani

Eski Türk filmleri

Anlıyor onlar beni

Gittiğinden beri

Ayrılık tedavisi

Eski Türk filmleri

Geri dönülür diye

Hep kandırır beni

Hiç gitmemişsin gibi

Eski Türk filmleri

Biz ki masum değildik

Anlatmasa da bizi

Uzak bir masal gibi

Eski Türk filmleri