Henüz üyemiz değilseniz kayıt olun!
Dolar : 3.4982 -0.13
Euro : 4.1826 -0.07
İMKB : 104123 0.12
Altın : 145.95 0.5
12 Eylül için…
Belgin ÖNALBaş Köşemin Yazıları
12 Eylül 2017 "Bugün 12 Eylül 1980 Cuma. Demirbank iyi günler dileyemiyor. Gözünüz sokağa çıkma yasağını delenlerde, kulağınız darbecilerde olsun" diyorum içimden, boğazıma takılmış bir kuru çalı parçasını yutmaya çalışarak.

Rüzgârın söyleyecek şeyleri vardı sağır kulaklara. Duymasınlar ama anlasınlar, görmesinler ama bilsinler diye. Kapalı ağızlara söz, acıyan yüreklere güneş olsun diye. Ama rüzgârı dinleyen çıkmadı. Onca insan, olmayan mezarlarında olmayan ümitleriyle kayıp cesetlerini aramaktaydılar. Asker sesleri, rüzgârın fısıldayan sessizliğini dipçikliyordu geceleri. Sokak duymadı rüzgârı, ağaçlar da, kuşlar da. Çünkü kuşlar henüz gelmemiş barış mevsimine doğru göç etmişlerdi. Bir söylentiye göreyse, kurşunlar bulutların içine saklanmış güvercinleri hapsediyordu, kuşlar barışı kanatlarında gizleyip başka gökyüzüne kaçırıyorlar diye…

Hayatın bana karşı cömert davrandığı bir konu vardıysa o da Annem’lerdi. Bu nedenle hep iki kalbim oldu benim. Annem’leri çok sevdim. İkisini de. Erkek olmanın baba olmaktan geçtiğine olan inancın, geleneklerin bana armağanıydı bu durum. Babamın ilk eşi ona bir evlat veremediğinden; gencecik, al yanaklı, neredeyse kızı olacak yaştaki annemi bizzat kendi görücülüğe giderek kocasıyla evlendirmişti. Kendi eksikliğini, doğuramamasının ezikliğini bir nebze gidermeye çalışmıştı kırık gönlünün yettiğince.

Aynı evin içinde, Annem’ler, babam ve yaşlı babaannemle birlikte başlayan serüvenim, mutlaka bir erkek evlat bulana kadar doğurmaya devam eden annemin üçüncü kardeşimde mola vermesiyle durulmuştu. En büyük ve evin ilk çocuğu olarak birinci annemin gözdesiydim. Kızıydım. Adımı koyma hakkının kendinde olduğunu düşünerek kimselere sormadan adımın “Veda” olmasına karar vermişti. Diğer kardeşlerimden daha çok benim üzerime titrediğini, içinde yeşeremeden taşlaşan anneliğine veda etmek zorunda oluşunu, bana verdiği isimle kalbinde yaşatmaya çalıştığını sezerdim.

Onun kocaman sevgisiyle, kız evlat olmama rağmen hep ayrıcalıklıydım. Babaannemin ölümünden sonra evde boşalan otoriteyi, onun yaşlandıkça, son sözü söyleme gücünü elinde tutarak doldurmaya çalışmasına tanık olmuş; üniversiteye gitmemde bana ailede karşı çıkan herkese karşı diretmesinde bu şansımın ne kadar etkili olduğunu görmüştüm. Bu nedenle birinci annemi güvenilir, sağlam bir dost gibi; beni doğuran annemi ise daha şefkatle, merhametle ve dünyaya sadece “anne” olmak için gelmiş haline biraz da acıyarak severdim.

Kendi annem daha çok benden küçük kardeşlerimle ilgilenmek zorunda kaldığından ben de birinci annemle bir dünya yaratma, birlikte konuşabilme, gönlümden geçenleri paylaşabilme fırsatı yakalamıştım. Sanki birlikte, onun yaşayamadıklarını da benimkine ekleyerek bana yeni kader yaratıyorduk. Sanki doğarken çizgisiz olan avuç içlerim, yaşadıkça belirginleşen, belli belirsiz ağacın dalları gibi eğri büğrü uzayan çizgilerle doluyordu. Kaderimi birinci annemle birlikte çiziyorduk. Önce yaşayıp sonra onları avuçlarıma nakşediyordum unutulmasınlar, benden işaret olsunlar diye. Benim yol haritam gibiydiler. Kendi kendime bıraktığım ipuçlarımdılar. İnsan ancak yaşadıklarından sonra kendisi olabiliyor, ancak hayatın biçtiği, üzerine dar gelmeye başlayan kalıbına sığamadığında kendisine yaklaşabiliyor, bunu anlamam için daha sert iklimlerle, dallarımı kıran rüzgârlarla karşılaşmam gerekiyormuş meğer, sonra anladım.

Babam doğup büyüdüğü köyünden koskocaman İstanbul’a, “ekmek” parası için, evde kadınların görünmeyen egemenliğinin yaşanmaya başlandığı, erkek olma sefasının artık geçmişte kaldığı bir zamanda, köyde karnımızı bile doyurmaya yetmeyen tarla tapanı satarak göç kararı almış, üç beş kuruşla gecekondu yapıp, yıllarca inşaatlarda ömür tüketerek tırnaklarıyla tutunmaya çalışmıştı. İstanbul’u; gecekonduları, mahalle aralarında oynayan yarı çıplak çocukları, yoksul ailelerin çaresizlikleri kadar bir yer zannediyordum, mahalle dışındaki bir lisede okumaya başlayana kadar. Meğer aslında her yerde bambaşka bir İstanbul varmış, sonradan anladım. Avuçlarımda, hatırladıkça sonradan anlayacaklarımın izlerini taşımam gibi.

Yaz tatilimiz bitmek üzere, sağ-sol çatışmaları iyice kızışmış, henüz on altı yaşındayken annemin (birinci annemin) beni uyandırmasıyla gözlerim yarı uykulu “Veda, kalk kızım darbe olmuş,” sözlerini anlamaya çalışıyorum. Kolumdaki saate bakıyorum bir gözüm kapalı. Saat yediye geliyor. Hemen yataktan kalkıp radyoyu açıyorum. Karşımda Hasan MUTLUCAN. Bugüne kadar Türk ordusunun Estergon Kalesi dâhil Viyana kapılarına kadar göstermiş olduğu bütün kahramanlıklarını içeren türküleri, göğsümü titreten tok sesiyle dinliyorum.

“Bugün 12 Eylül 1980 Cuma. Demirbank İyi günler dileyemiyor. Gözünüz sokağa çıkma yasağını delenlerde, kulağınız darbecilerde olsun,” diyorum içimden, boğazıma takılmış bir kuru çalı parçasını yutmaya çalışarak.

Ne olduğunu kestiremiyorum. Tepetaklak olma duygusu sanki. Bir değişik oluyor içim. Bir yandan da benden üç yaş küçük kardeşimin “Abla, Türkiye’de kaç tane 12 Eylül oldu?” sorusunu, güleyim mi ağlayayım mı bilemediğim bir yüz ifadesiyle cevaplamaya çalışıyorken buluyorum kendimi. Cızırtılı radyo, türkülere ara veriyor, yerini çok ciddi bir ses tonuna bırakarak:

“12 Eylül 1980 tarihinde, Türk Silahlı Kuvvetleri, ‘emir ve komuta zinciri içinde ve emirle’ ülke yönetimine el koydu. Milli Güvenlik Konseyi'nin 1 Numaralı bildirisi,” sözlerini; “Yüce Türk Milleti; Büyük Atatürk’ün bize emanet ettiği ülkesi ve milletiyle bir bütün olan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, son yıllarda, izlediğiniz gibi dış ve iç düşmanların tahriki ile varlığına, rejimine ve bağımsızlığına yönelik fikri ve fiziki haince saldırılar içindedir,” diye devam eden cümleleri anlamaya çalışıyorum.

Çünkü benim en güvendiğim, en sevdiğim arkadaşlarımın kime saldırı yapabildiklerine aklım ermiyor. Solcu olmanın kızlarla sevgili olmaktan kaçınma, en ucuz tütünlerden içme, kitaplar okuyup, üzerinde saatlerce tartışma, gece yarısı evdekiler uyuduktan sonra küçük kâğıtlara evdeki kalem kutularından buldukları kırmızı kalemle “eşitlik ve özgürlük” yazma, sonra kimselere görünmeden bunları gece duvarlara yapıştırma dışında tehlikeli olan bir şey yaptıklarına inanmıyorum. Çünkü zaten hepimiz, o pusulalara başka cümleler yazma şansları olmayan, yoksulluk ve eşitsizliğin terbiye ettiği çocuklardık.

Hatta ertesi günlerde annesinin ütü yapıyorken babasının gömlek cebinde, o kâğıtlardan bulup “Derslerine çalışacaklarına nelerle uğraşıyor bu çocuklar,” diyerek arkadaşımın yanında söylenip durmuş olduğunu sınıfta anlatan şakacı ve sınıfın en başarılı olan arkadaşım mı, “iç” düşmanlardan sayılıyordu? Benim için bunları anlamak çok güçtü. Ve daha sonra olacak olan gelişmeleri ise anlamamın ne kadar imkânsız olabileceğini bilemeyecek kadar şaşkındım o an.

Ve o an, en sevdiğim arkadaşlarımın, en çalışkan olanlarının dahi birer birer “düşman” oldukları için tutuklanmalarına, izlerinin kaybettirilmelerine, kimilerinin kendilerini nezaretten “kendi isteğiyle!” attıkları için alacağım ölüm haberlerine, çok uzun zamandan sonra aklanıp, yaşadıkları keder ve kırgınlıkları sakladıkları gözbebeklerine, her şeye rağmen gösterdikleri yaşama dirençlerine, vücutlarında taşıdıkları darp izlerine, yüreklerinde ise hiç kaybolmayacak onurlu yaralarına tanık olacağımı henüz bilmiyordum. Benim iki annem olduğu gibi onların da iki kalpleri oluyordu içlerinde. Biri, insanca yaşanacak bir ülke yaratma beklentileriyle hâlâ sevgi ve umutla; diğeri ise insanın en soysuz, en iblis hallerini gördükleri tutukluluk cehenneminden kalan acı anılarıyla dolu yaralarından yarattıkları.

Yıllar sonra, hasta yatağında birinci annemin elleri ellerimde “veda”sını geciktirmeye çabalıyorken, avuçlarımdaki çoğalmış çizgilere bakıyorum. Hepsinde kalbimde taşıdıklarımın izleri var. Yan odada öylesine açık duran televizyondan darbecilerin yargılanmasını talep edenlerin seslerini işitir gibi oluyorum.

Meğer insan kendi kaderini avuçlarına çizerken başka suretlerin gölgesini de resmediyormuş, meğer insan bıraktığı ipuçlarıyla aslında kalbindeki yaraların kabuğuna ulaşıyormuş.

Meğer iki kalbimde ve avuçlarımda sakladığım ipuçlarım, hayatın çıkmaz sokaklarında beni bekleyen yaralara götüren yol haritasıymış.

Ağlıyorum…

Bu makale 224 kez okunmuştur
Yazarın Diğer Yazıları